28 Eylül 2017 Perşembe

GECE- Elie Wiesel


Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba... bu sefer okuduğum kitabın gücü beni bu postu yazmaya yönlendirdi desem hiç yalan söylemiş olmam...

Daha önce Yahudi soykırımı ile ilgili kitaplar okumuştum ancak istediğim ve bence olması gerekli olan şiddeti hiçbirisinde bulamamıştım. Gece ise bu konuda araştırma yaparken karşıma çıkan kitaplardan birisi. Tüm dünyada okutulmakta ve yazarına Nobel Barış Ödülü getirmiş olan bir kitap. Yazarın gerçek hayatını anlatmış olması kitabı daha da vurucu yapıyor. 

Elie Wiesel  1943 yılında 16 yaşındayken ailesi ile birlikte önce Auschwitz buradan sonra da Birkenau toplama kamplarına götürülüyor. Bu sürede ailesi ile birlikte yaşadıklarını anlattığı kitabı o dönemin gerçek şiddetini bir tokat gibi yüzümüze vuruyor. 

Uzun zamandır blogta bir şeyler paylaşamıyordum, biraz aksattığımı kabul ediyorum ancak bu kitap beni o kadar derinden etkiledi ki hakkında iki cümle de olsa yazmak istedim.

Kitapta beni en çok etkileyen paragrafı aşağıda paylaşmak isterim..        
   
“Hayatımı yedi kez sürgülenmiş uzun bir geceye çeviren kamptaki o ilk geceyi asla unutmayacağım.

O dumanı asla unutmayacağım.

Dilsiz mavi göğün altında vücutları kıvrımlara dönüşen çocukların o ufak suratlarını asla unutmayacağım.

Yaşama zevkinden beni sonsuza dek mahrum bırakan bu gece sessizliğimi asla unutmayacağım. 

Tanrımı ve ruhumu katleden, rüyalarımı çöle çeviren bu anları asla unutmayacağım.

Tanrı’nın varolduğu kadar uzun yaşamaya mahkum edilsem bile bunu asla unutmayacğım. Asla. “

Lütfen alın ve okuyun, insanoğlunun nasıl insanlıktan çıkıp, gururun nasıl ayaklar altına alınabildiğinin ve politikanın nasıl zulmleri görmezden geldiğine tanık olmak için bu kitabı okuyun.

Bu arada kitabın iki adet devam kitabı var, isimleri Dawn ve Day, ancak ben türkçe basılmış halini internette bulamadım, bilen varsa bana mail atabilirse çok sevinirim.

Sevgilerimle,



2 Mayıs 2017 Salı

Tilki, Baykuş, Bakire


Yaprak Öz’ün daha önce yazdığı Berlinli Apartmanı ve Şeytan Disko isimli kitaplarını gerile gerile okuduğum için bu sefer de beklentim o yöndeydi ancak yazar bu sefer bambaşka bir şekilde gerdi beni. Kitabın daha ilk sayfalarından itibaren bence en büyük korku ve gerilimden daha ağır bir konu ile karşılaşacağımı anladım.

Konu: çocuk istismarı, ensest ilişki ve ruh hastası bir adam.

Büyük harflerle yazıyorum çünkü bu konu beni germekten çok midemi bulandırıyor. Böyle bir konuya sakince değinen yazarı ise ayrıca kutluyorum. Bu konu aşırı detaylandırıldığında çok bayağı bir hale de gelebilirdi, yazar konuya sadık kalarak bu dengeyi çok güzel tutturmuş.

Özet verecek olursak; boşandıktan sonra bir okul kütüphanesinde gönüllü olarak çalışan Begüm Hanım’ın ansiklopedi içinde bulduğu mektuplar ve o mektupların sahiplerine ulaşması isteği ile başlıyor kitap. Begüm konuyu araştırdıkça mektupların sahibinin çocuklarının aynı okulda eğitim gördüklerini ve vefat eden annelerinden sonra çocukların dayıları tarafından büyütüldüğünü öğreniyor. Dayı, dışarıdan ne kadar zarif, eğitimli, zengin ve çocuklara hayatını adamış bir adam olarak görünse de aslında işin iç yüzünde çok başka psikolojik rahatsızlıklar barındırdığını anlayan Begüm olayı çözmek üzere plan yapar.

Sevgili Yaprak Hocam, lütfen yazmaya ve kitaplarınızda da bu naifliğinizi korumaya devam edin, sıkı takipçinizim…


3 Şubat 2017 Cuma

Huzursuzluk - Zülfü Livaneli


Yine bir Livaneli klasiği… Akıcı bir dil, araştırmalara dayanan, bilgi veren bir roman. Bu sefer ki konu ise çok yakın geçmişten geliyor.. IŞID kamplarında tutsak olan bir Ezidi kız olan Meleknaz ile Mardinli Hüseyin’in aşkını anlatan kitabın aslında daha uzun olmasını beklerdim. Çünkü bana göre konu çok sağlam ve daha uzun bir roman olmalı, daha detaylı bilgi alabilmeliydik. Hüseyin’in Amerika’da öldürülmesinden sonra gazetecilik yapan çocukluk arkadaşı İbrahim Mardin’e gidiyor ve Meleknaz ve İbrahim’in yakınları ile sanki röportaj yaparmış gibi hikâyenin detaylarını öğrenmeye başlıyor.

Anlatılanlarda bizleri çok rahatsız edebilecek detayların da bulunduğu kitapta esas üzerinde durulan insan hakları ve eşitliği olmuş. Her kim ne inanca, ne dine, hangi renge, kültüre mensup olursa olsun aslında bir insan olduğu ve birey olduğu için kendisine değer verilmesi gerektiğinin üzerine sıkı sıkı basılmış. 

Kitapla ilgili olarak ise arka kapağında “Ortadoğu” kelimesini gördüğümde orada yaşanan ve haberlere konu olmayan bazı farklı detaylar okuyacağımı düşündüm sanırım, ama maalesef ki televizyonlarda bunun çok daha ağırlarını izledik ve tanık olduk. O yüzden sanırım kitabın uzun olmasını talep etmemin sebebi budur. 

Konu itibarı ile biraz Sinan Akyüz’ün İncir Kuşları isimli kitabında yazdıklarına benzettim… 

Neden mi, çünkü savaşlarda en büyük acıyı hep kadınlar çekiyor.

Altını çizdiklerim;

Asil insanların en neşeli anlarında bile bir hüzün vardır, daha düşük ruhlar ise en sefil zamanında bile neşelidir.

Kalbinde ona inanç olduktan sonra ne farkı var, hepimizin onun kulları değil miyiz?

Bu dünyada hiçbir şey insanları söz kadar etkileyemez. Orta-şark da sözün zirveye vurduğu yerdir, hiçbir bölgenin şiiri, menkıbesi, masalı bu kadar kuvvetli, insanın yüreğine işleyen kudrette değildir. İşte bu yüzden bizim buralarda şairler büyücü sınıfına girer. İnsanları güzel sözlerle büyüledikleri için.

Merhamet keskin bir kılıç; merhamet gösterenin kabzasından tuttuğu ama karşı tarafı yaralayan bir kılıç.

İnsanları pençesine almış, çöl hecirleri gibi hepimizin ağzını kan içinde bırakan "harese"den kurtulmak için yazıyorum ve zaman zaman kendimi şu sözü tekrarlarken yakalıyorum: 'Ben bir insandım!'"


26 Ocak 2017 Perşembe

Karanlık Köy - Gürgen ÖZ


Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba… Son dönemde yoğunluk ve uyuşukluğum sebebiyle kitap okumaya devam ettim ancak bloğuma hiç dönüp bakmadım. 2017’de bu durumu değiştirmenin, bloğuma daha fazla zaman ayırmanın peşindeyim…

2016 yılının son aylarında okuduklarımdan es geçmek istemediğim bir kitap var bugün elimde.  Gürgen Öz’ün daha önce öykü kitabı Nevrotik’i okumuş ve bayılmıştım. Bu sefer bir gerilim romanı ile karşımızda yazar. Gerilim olmasının yanında çok da inceden bir kişisel gelişim, yüzleşme ve insan davranışlarından da dem vuran bir roman.

Konusu iki habercinin bir haber için Trabzon’a gitmesi ve çekimler esnasında gizemli bir köyden bahsedilmesi üzerine o köye gidip çekim yapmak istemelerini anlatmakta. Buraya kadar daha önceden de duymuş olabileceğimiz bir hikâye gibi gelebilir ancak Gürgen Öz konuyu gerçek olaylar ile birleştiriyor ve okuyucuya bu köyde olabileceklerle ilgili akıl oyunları yaparak önümüze koyuyor ki, ben ara sıra kitabı elimden bırakarak neden okuyorum ki diye düşündüm!! Bu sebeple gerilim seven kitap dostları lütfen kaçırmayın bu kitabı..

Kitapta Dyatlov Geçidi Vakası gibi geçmişte yaşanan gerçek olayların yanı sıra kanıtlanmamış olmasına rağmen birçoğumuzun inandığı Çarşamba Karısı, Üç harfliler, Karakoncolos gibi olaylarla da süslenen bu kitabın esas korku hikâyesi insanın içindeki karanlık köyden bahsetmesinde gizli olduğunu düşünüyorum. Şöyle bir cümle var mesela;

 “Yaşadığımız bu kültürde, inan herkesin kendi içinde gitmek istemediği ‘Karanlık bir Köy’ mutlaka vardır."

Ayrıca bahsetmeden geçmeyeceğim yazarın geçmişte yaşanan politik olayları, Balkan Türklerinin yaşadıkları, Rum sorunları, Müslüman- Hristiyan yayılma çabaları ve genel siyasi durumları da konunun içine dâhil etmesi okuma hazzımı arttırdı.

Altını çizdiğim cümleler;

-      Sonuçta ırklar yoktur bana göre. İyi insan vardır, kötü insan vardır en basit haliyle.

-  Bu toplumda insanlar sahip olduğumuz baskıcı kültür nedeniyle gerçeklerden kaçmaya, onları reddetmeye başlıyorlar. Oysaki gerçek, insanı özgürleştirir. Bu olmadığında ise insanlar batıl inançlar üretirler ve onlara inanmaya başlarlar.

-   Herkes kendi gerçeğini arar, kendi gerçeğini yaşamak ister. Bu baskılandığında ise her şey çarpıklaşmaya başlar.

-    Bizdeki bu zihniyetin sessiz öğretisinde, bırak farklı bir kültürden olmayı, farklı bir kişiliğinin olması bile adeta suç olarak empoze ediliyor. Suçlu hissettiriyorlar sana. İradelerimiz üzerinde çocukluktan başlayarak kilitler vurulmuş, öğrenilmiş bir çaresizlik var herkeste. Zihinlerimiz özgür değil!

-      İnsan yaşamayınca bilemez! Bilemeyince de inanmaz!

Arka Kapaktan;

"Oraya gitmeyin ağabey... O köye gidip hiç dönmeyen çobanlar var..."

Karadeniz'in karanlık ormanlarında, iki yüksek dağ arasında, yüzyıllar öncesinden kalma, pek bilinmeyen eski bir Rum köyü... Yaşlıların "Karanlık Köy" dedikleri, içinde uğursuz bir enerji barındırdığına inanılan ve kimselerin gitmediği, gitmekten korktukları, kendi tarihine hapsolmuş gölgeler içinde bir hayalet... Geçmişte, soğuk bir kış gecesinde, köydeki insanların nedeni anlaşılmayan bir cinnet ve çıldırmışlıkla birbirini öldürdüğü ürkütücü bir alan... Ve burayı keşfetmeye niyetli, varlığını duyar duymaz belgesel çekmeye karar vermiş iki maceraperest.

Sizce korktuğumuz gerçeklerden kaçtığımızda, onlar daha korkunç batıllara mı dönüşür? En önemlisi; korktuğumuz şeylere inanmaya başladığımızda, onları gerçek yapar mıyız?

Yüzleşemediklerimiz, sakladıklarımız, batıllarımız ve toplum olarak geçmişte sıkışıp kaldığımız şeyler üzerine heyecanlı bir psikolojik gerilim...

"Herkesin içinde, gitmek istemediği karanlık bir köy vardır..."

27 Eylül 2016 Salı

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız - Gaetan Soucy


Evet, adına ve kapağına aldanıp sevimli bir kitap okuyacağımı düşünerek aldığım kitaplardan birisi daha beni şaşırtmayı başardı. İnce, incecik ama dolu, ağır ve tereddütlerle okuduğum çok ama çok etkileyici bir kitap. Yazarın hikayeyi küçük bir kızın ağzından anlatıyor olması mı daha etkili kıldı bütün kitabı bilmiyorum ama yer yer kızın saflığına, temizliğine ve esprilerine gülümserken, bazı yerlerde de inanılmaz bir sıkıntı ve rahatsızlık ile okudum bu kitabı. Konusuna çok kısa değineceğim çünkü benim gibi, her sayfada “ne olacak” diye düşünerek okumanızı istiyorum…

“Kardeşimle ben kainatla baş etmek zorunda kaldık, çünkü baba bir sabah, daha gün ağarmadan, ruhunu sessizce teslim etti.”

Diğer insanlardan izole bir şekilde yaşayan ve babaları tarafından okula gitmeden farklı bir eğitim gören iki kardeşin hikayesi, bir sabah babalarının vefat etmesi ile başlıyor. Kardeşler babalarına uygun bir tabut aramak için evden çıkıyor ve dış dünya ile iletişime geçtiklerinde aslında ne kadar farklı yetiştirildiklerini ve nelere maruz kaldıklarını anlıyoruz.


Her sayfada kötü bir şey olmasın diye düşünerek okuduğum ve son sayfalarda artık içimin acıdığı bir kitap oldu benim için. Evet, kitap sevimli ve pembe değil ama maalesef ki yazar hayatta olmayan bir konu da yazmamış, belki de bu kitabı daha etkileyici ve rahatsızlık verici kılıyor. Yazar özellikle bazı kelimeleri bilerek değiştirdiğini yazmış ve bu şekilde muhafaza edilmesini istemiş. Aysel Bora çevirisi ise on numara. 

25 Ağustos 2016 Perşembe

Napoli Romanları - Elena Ferrante

Tavsiye üzerine başladığım, araya sıkılmamak için başka kitaplar da alarak bitirdiğim ve son dönemde okuduğum en başarılı seri Napoli Romanları serisi diyebilirim. Bütün kitapları bitirdiğimde tek bir yorum olarak yazmak istediğimden bugüne kadar bekledim. Dördüncü kitabı yeni bitirdim ve bittiği için üzülüyorum.

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım
Napoli’de fakir bir mahallede büyüyen Lila ve Lenu’nun hikâyesi daha ilk kitapta sizi sarıp sarmalıyor. O fakirlik ve düşük eğitim düzeyi olan bir mahallede kendine yön vermeye çalışan, bilgiye ve öğrenmeye aç iki arkadaşın yaşadıklarını gittikçe merak etmeye başlıyorsunuz. İlk kitapta kalabalık bir karakter listesi bulunmakta ve isimlerin kısaltmaları da işin içine girince adapte olmakta biraz zorlasa da diğer kitaplarda bu isimlere çok alıştığınızı şaşırarak fark ediyorsunuz.

Yeni Soyadının Hikayesi 
Lila her kitapta biraz daha güçlü bir karakter olarak karşımızda duruyor. İkinci kitap olan Yeni Soyadının Hikâyesi biraz daha onunla ve evliliği ile alakalı. Lenu kenarda hep ona hayran ve okumaya çalışan bir kız olarak dururken, Lila okumaktan vazgeçerek mahalleye ayak uyduruyor ve mahalledeki en zengin adamla evleniyor. Ama bu arada kendi isteklerinden de vazgeçmiyor. Sevgilisi Nino herkesin bildiği ama onaylamadığı bir ilişki yaşayabilecek kadar da cesur olduğunu görebiliyoruz. Bir de bu arada Nino denilen adam Lenu’nun çocukluk aşkı dersem, olayların nasıl bir örümcek ağında olduğunu daha net anlatmış olurum.



Terk Edenler ve Kalanlar
Üçüncü kitap olan Terk Edenler ve Kalanlar daha çok Lenu’yu anlatıyor. Okuyup üniversite mezunu olan ve bir yazar olarak ismini duyurmaya başlayan Lenu adı geçen bir ailenin profesör oğlu ile evlenip, ondan iki çocuk sahibi oluyor. Bu arada İtalya’daki siyasal karışıklıklar, Lenu’nun feminizm üzerine yazdıkları, aile hayatının değişimi ve annelik rollerini ilgiyle takip ediyorsunuz. Bu sürede Lila ile olan arkadaşlığının, birbirlerine bir yakınlaşıp, bir uzaklaşmalarını hayretle izliyorsunuz. Bu arada kendisini öldürmek istediğim Nino karakteri bu kitapta Lenu’nun uğruna kocasını terk ettiği adam olarak yine sahnede yerini alıyor.



Kaybolan Kızın Hikâyesi
Son kitap okuduğum diğer üç kitabı da geçmiş durumda; Kaybolan Kızın Hikâyesi içinde şaşırtıcı birçok konusu olan bir kitap. Bu kitapla ilgili çok fazla detay vermeyeceğim, sürprizi kaçmasın istiyorum. Serinin başından beri Lila’ya içten içe hayranlık beslerken bu kitapta dengelerin ve fikirlerimin değiştiğini fark ettim. Çünkü bazı dönemlerde Lila’da tuhaf bir delilik hali ve insanları manipüle etme dürtüsünün doruklarında gezdiğini görüyorsunuz, hayran olduğunuz Lila bir süre sonra can sıkıcı birisine dönüşürken, Lenu onun destekçisi olmaya devam ediyor. Nino ile ilgili burada yazamayacağım düşüncelerim var!!!



İtalya’da geçen romanlar her zaman keyifli olmuştur ama hep aklımıza deniz kenarı, begonviller ve fesleğen kokan küçük kasabaları getirmiştir. İşte sanırım bu seride farklı olan bir nokta da bu. Kitaplarda siyaset, aile içi şiddet, feminizm, uyuşturucu, fakirlik, dedikodu, entrika ve daha bunun gibi birçok konuya değinilmiş, bir dönemin İtalya'sını çok güzel anlattığını düşünüyorum. Lafı çok uzattım; özetle bittiğine üzüldüğüm seridir. 



2 Mayıs 2016 Pazartesi

Mahalleden Arkadaşlar- Selçuk Aydemir


Kitap okumaktan uzaklaştığım zamanlarda akıcı ve eğlenceli kitaplar okumaya gayret ederim. Bu kitap ta böyle bir dönemimde elime aldıklarımdan birisiydi. İşler Güçler, Çalgı Çengi ve Düğün Dernek gibi dizi ve filmlerin senaristi Selçuk Aydemir’in yazdığı ilk kitap Mahalleden Arkadaşlar beni çok güldürdü. 

Kitapta beni etkileyen iki şey vardı, birisi yazarın Ferhan Şensoy için yazdığı ön yazı, hayranlığını böyle güzel ifade etmiş olması, diğeri de kitabın bütün telif gelirinin Koruncuk Vakfı'na bağışlanmış olması. Sırf bu sebepten bu kitabı alıp okumak gerekiyor.

Yaşları 9 ile 11 arası değişen ve Küçükçekmece’de çete kurmaya çalışan Selçuk ve Arkadaşlarının diğer çete lideri İsmet’e karşı olan savaşlarından bahsedilmekte. Selçuk ve çetesinde kas gücü sıfıra yakın ancak Selçuk’un çok kurnaz bir zekâsı var, planlar, para kazanma yolları vs. derken kitabı okurken kahkaha attığınızı fark ediyorsunuz. 

Ben kitabı biraz Emrah Serbes’in Erken Kaybedenler kitabındaki karakterlere benzettim, sanırım haşarı ve akıllı çocukları konu alan kitaplara bayılıyorum.


Selçuk Aydemir listemdeki yazarların arasına girdi bile, okuru bol olsun… 

8 Mart 2016 Salı

1Q84- Haruki Murakami


Yanımda taşımakta zorlandığım, hafta içi ofiste, hafta sonları da evde okuyarak yaklaşık 10 günde bitirdiğim kitap 1Q84. Açıkçası kalınlığından dolayı biraz gözümü korkutmakta olduğundan bir yıldır kitaplığımda beni beklemekteydi. Sınavlardan sonra bir hızla okumaya başladım, okurken beni çok sıkmadı ama bu kitabın abartıldığı kadar bir başyapıt olmadığını düşünüyorum. Çünkü daha önce Murakami’den Sahilde Kafka ve İmkânsızın Şarkısını okumuş ve onları çok beğenmiştim.

1Q84 onlar kadar başarılı bir roman değil. Kurgusu güzel, Aomame adında bir kız ve Tengo adında bir adamın hikâyesini anlatmakta. Bu kişiler garip bir şekilde birbirine bağlı ancak bunu kitabın ortalarına kadar anlayamıyoruz. Ayrıca kitapta doğaüstü olgulardan da bahsediliyor, Little People, Pupa Hava (havadan koza anlamında), Maza ve Douta gibi ilginç bir sürü konu var.

Ancak Murakami’nin genel tarzı olan, müzik, yemek, tren ile seyahat detayları ve başka kitaplardan alıntılar (özellikle George Orwell’in 1984’ü) gibi o kadar çok detay ve tekrar var ki bir zaman sonra sizi esas konudan uzaklaştırıyor. Sanki kitap uzasın diye oraya eklenmişler gibi.  Yine de kitap bu kadar kalın olmasına rağmen akıcı bir şekilde okunabiliyor. Tekrarlar dışında sıkıcı bir konu değil, hatta ilginç bile diyebilirim.

Ve cevapsız sorular;

- Tengo’nun gerçek babası kim?

- Tengo’nun yaşça büyük kadın arkadaşına ne oldu?

- Aomame ve Tengo bu hamilelik işini nasıl kolayca kabullendi? Aomame, bebeğin babasının Tengo olduğunu nasıl anladı?

- Öncüler nerede?

- Little People kitabın başında o kadar aktifken, sonrasında neden kayboldu? vb.


Okumayanların gözü korkmasın diyeceğim, aslında bu kitaba harcanacak zamanı başka kitaplara ayırmanın daha mantıklı olduğunu düşünüyorum.  Yine de tercih okurların. 

27 Ocak 2016 Çarşamba

Mucize- R.J. Palacio



Gen problemi sebebiyle doğuştan yüzünde şekil olarak bozukluk olan bir çocuğun okula başlama serüvenini anlatan bir kitaptı Mucize. Engelli insanlara bakış açımızı sorgulayan, o engeliyle yaşamak durumunda olan insanların bizim bakışlarımızda, onlara davranışlarımızdan nasıl etkilendikleri üzerine kafa yormamızı sağlayan bir hikâyeydi August’un hikayesi.

Doğduğu günden bu yana yüzünden defalarca ameliyat olup, o zorluklar esnasında bile evde eğitimini tamamlayan sonrasında annesinin desteği ile ilk defa tek başına okula başlaması istenen August’un diğer arkadaşları ile yaşadıklarını anlatırken, olayları bir de ablası ve tanıştığı arkadaşlarının da gözünden anlatılan bir nevi günlük gibiydi. Kitap olarak çok basit bir dille yazılmış olmasına rağmen, alt metin olarak okuyucuyu düşünmeye sevk etmekteydi. Okudukça hep aklıma gelen videoyu da  bu yazının altında paylaşacağım. Engelli insanlara korkak, ürkek ya da yargılayıcı onlara farklı olduklarını hissettirecek gözlerle bakmak yerine belki alttaki videodaki gibi sadece gülümseyebilsek, onları sosyal yaşama kazandırmada daha etkili olabileceğiz.

Arka Kapaktan;

Merhaba, adım August. Size nasıl göründüğümü anlatmayacağım. Aklınıza ne geliyorsa muhtemelen ondan daha kötü görünüyorumdur.

August (Auggie) Pullman yüzünde fiziksel bir bozuklukla doğduğu için, normal bir okula gidemiyordu… şimdiye kadar. Yakında Beecher Ortaokulu'nda beşinci sınıfa başlayacak ve ömrünüzde bir kere bile "yeni çocuk" olduysanız, bunun ne kadar zorlu olduğunu tahmin edebilirsiniz. Dondurma yemek ve Xbox'ında oyun oynamak gibi sıradan şeyleri seven Auggie aslında sadece sıradışı yüzü olan, sıradan bir çocuk. Peki, yeni sınıf arkadaşlarını, görünüşünün ardında kendisinin de onlar gibi olduğuna ikna edebilecek mi?






14 Ocak 2016 Perşembe

Konstantiniyye Oteli - Zülfü Livaneli


Zülfü Livaneli’nin kalemini çok seviyorum, bu kitabını da sevdim ancak diğer kitapları kadar değil. İnanılmaz bir bilgi yüklemesi var okuyucuya, bu her ne kadar güzel olsa da, zaman zaman esas hikayeden koptuğumu hissettim. Ben okuyucuya sürekli bilgi yüklemesi yapan değil – Buket Uzuner ve Ahmet Ümit’de öyledir-  hikayesine kesintisiz devam eden romanları sanırım daha çok seviyorum.  Kitapta her kesim siyasete bir gönderme söz konusu, Livaneli bu konuda çok zekice ve yerinde kullanıyor kalemini.

İstanbul’da lüks bir otel açılışı ve bunu organize eden Zehra’nın hikayesi kitabın konusunu oluşturmakta. Bu davete gelen görgülü, görgüsüz, kibar, kaba, köylü, Avrupalı, politikacı, doktor, metres, avukat ve daha sayamayacağım her türden kişinin davetli listesinde olduğu bir açılış yemeği düşünün. Bu kişilerin hepsinin bir olayı var ve bunlar parti parti bize aktarılmakta, kurgu olarak muhteşem ama bunu es geçmek istemiyorum. Yine de Livaneli okuyacaksanız başka kitaplarından başlamanızı tavsiye ederim.

Altını çizdiklerim;

“Bu dünyada o kadar çok aşk sözü ediliyor ki, adının anlamını düşünmediğin gibi aşkın anlamını da düşünemiyorsun artık. Kapitalizmin mal satmak için kullandığı sözcüklerin başında aşk geliyor, aşktan kusacak hale geldik.”

“İnsanlara gülmek yakışır; bu yüzden objektife bakan herkes az ya da çok gülümser. Hiçbir hayvan gülmediği için belki de bu, insanların kendilerini yüceltmeleri anlamına geliyordur; gülmek bu yüzden seviliyordur.”

Arka Kapaktan;

2014 yılı Aralık ayının son günleri… Yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli'nin açılış günü ve erken bir yılbaşı kutlaması… İstanbul'un seçkin, kalburüstü simaları, Sultanahmet'teki eski Bizans sarayının kalıntıları üzerine yapılan otelde bir araya geliyor. Aralarında kimler yok ki? Politikacılar, belediye başkanları, Amerikan büyük elçisi, Fener Rum patriği, ünlü gazeteciler, gazete patronları, televizyon "yıldızlar"ı, eski ve yeni zenginler, büyük iş adamları…

İstanbul'un yüzlerce yıldır yeraltında yatan ölüleri de davete çağrılmadıkları halde arzı endam etmekte sakınca görmeyip bu cümbüşe dahil oluyorlar. Ve elbette, bir otelin olmazsa olmaz çalışanları, garsonları, komileri, güvenlik görevlileri…

Velhasıl Konstantiniyye Oteli, aslında binlerce yıllık koskoca bir şehir olarak çıkıyor karşımıza. Değişen, dönüşen, ama barındırdığı şiddet nedense aynı kalan bir şehir…


7 Ocak 2016 Perşembe

Örümcek Ağındaki Kız - David Lagercrantz


Geçen yıllarda okuduğum Millenium Serisinin 4. Kitabının çıktığını öğrendiğimde çok şaşırdım, çünkü bildiğim kadar ile Ejderha Dövmeli Kız ile başlayan serinin yazarı Stieg Larsson vefat etmişti. Bu kitap onun efsanesi devam ettirmek üzere yine bir İsveçli yazar tarafından kaleme alınmış. Bu detayı öğrendiğimde biraz canım sıkıldı çünkü taklit edilecekmiş gibi hissettim ancak sonuç hiçte umduğum gibi olmadı, yazar David Lagercrantz çok başarılı bir kitap çıkarmış ortaya. 

Wasp adı altında dünyaca ünlü olan bir bilgisayar hackerı Lisbeth Salander ve Millenium dergisinin sahibi araştırmacı gazeteci Mikael Blomkvist’in yolları yine bir cinayet ve araştırma dosyası üzerinde çalıştıkları esnada çakışır. Bu sefer hikâyede bir de savant olan bir otistik çocuk da var. August sorunlu bir çocuk ama bir dahi, sayılarla arası inanılmaz iyi, dehşet ötesinde resimler çizebiliyor ancak kimse ile konuşmuyor. Bu çocuğun bir cinayete tanıklık etmesi ile başlayan heyecanlı, tam bir film tadında bir roman. Serinin diğer kitaplarına nazaran biraz daha tekniğe girilmiş, matematik ve formüllerle dolu ancak bu okuyucu sıkmıyor. Ben en çok Blomkvist ve Salander’ın arasındaki güven ilişkisine bayılıyorum.

Altını çizdiklerim;

"Zekânın kendisi kestirilebilir bir şey değil. İnsan zekâsının bizi nereye götüreceğini bilemiyoruz. Süper zekânın ne yapacağını ise hiç kestiremeyiz."

"İktidar denilen şeyin, özellikle de denetimden uzak iktidarın insanı ahlaken çökerteceğini bizzat kendileri tecrübe etmişlerdi. En vicdansız, en rezil hacker saldırılarının, isyankarlar ya da yasa dışı hayat süren bireyler tarafından değil, halkı kontrol etmeye çalışan devasa devletler tarafından yapıldığını da çok iyi bilir ve bundan hiç hoşlanmazlardı."

Arka Kapaktan;

Halkı gözetleyenler, en sonunda halk tarafından gözetlenirler.

Lisbeth Salander, Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi NSA'in ağını hacklemiş ve çok önemli bazı bilgiler edinmiştir. Ejderha dövmeli kızın adaletsizliğe karşı duyduğu öfke hiç sönmeyecek bir alev gibidir, özellikle de o ateşi daha da harlayacak birtakım devlet sırlarını ele geçirdikten sonra.

Mikael Blomkvist, gecenin bir yarısı yapay zekâ konusunda uzman Profesör Balder'den gizemli bir telefon alır. Millennium'u içine düştüğü zor durumdan kurtaracak bir haberin kokusunu alan Mikael, profesörle görüşmeye gittiğinde örümceklerle dolu bir ağın içine düştüğünü fark eder. Ve işte böylece yıllar sonra 
Lisbeth'le yolları yeniden kesişir.

Korumak için öldürmeye hazır biri…

Gerçeklerin birbirine dolandığı bir ağ…

Ve avının peşini asla bırakmayacak bir örümcek.


Millennium serisi dördüncü kitabıyla bomba gibi geliyor. Örümcek ağına düşmeye hazır olun!

12 Kasım 2015 Perşembe

Bayan Peregrine'nin Tuhaf Çocukları- Ransom Riggs

Kapak fotoğrafına bakıp oldukça ürkütücü diyebileceğim bu roman içinde çok değişik bir konuyu barındırıyordu. Kitabı okumadan önce içindeki fotoğraflara bakarak bu nasıl bir hikaye ve bu insanlar kimdir diye meraklanmıştım. Açıkçası yetimhane vs yazılarını gördüğümde içinde taciz ve işkence  gibi konuların işleneceğini düşünmüştüm. Asıl hikaye ise biraz bilim kurgu tadındaydı, çocuk karakterleri biraz x-man filmindeki mutantlara benzettim. Romanın kurgusunu ve anlatımını çok beğendim, bir sayfada bize fotoğrafın hikayesini anlatması, sonrasında fotoğrafın karşımıza çıkması sanırım daha önce denenmemiş bir yazım türü.  

Arka Kapaktan;

Gizemli bir ada. Terk edilmiş bir yetimhane.  Fazlasıyla tuhaf fotoğraflardan oluşan bir koleksiyon.

Tüm bunlar kurgu ile fotoğrafçılığı nefes kesici bir şekilde bir araya getiren ve unutulmaz bir okuma deneyimi sunan Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları romanında keşfedilmeyi bekliyor.

Yaşadığı korkunç aile trajedisi yüzünden Galler kıyılarındaki, dünyadan uzakta kalmış bir adaya yolculuk eden on altı yaşındaki Jacob, burada Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocuklar Yetimhanesi'nin yıkıntılarını keşfetmekle kalmayıp, Bayan Peregrine'in çocuklarının sadece tuhaf olmaktan çok daha fazlası olduğunun farkına varır.

New York Times bestseller listesinden 108 haftadır inmeyen, aklınızdan çıkmayacak eski fotoğraflar eşliğinde okuyacağınız Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, gölgelerde geçen bir macera arayan her yaştan okuyucuyu içine çekecek eşsiz bir roman.

"Gergin, duygusal ve tuhaf mı tuhaf bir ilk roman. Fotoğraflar ve metin birbirini tamamlayarak unutulmaz bir hikâye yaratıyor."
-John Green, Kâğıttan Kentler ve Aynı Yıldızın Altında kitaplarının çoksatan yazarı-

"Bu, hipsterlar için yazılmış bir Harry Potter kitabı. Geçtiği dünyaya ve verdiği hisse bayıldım."
-Felicia -Day-

"Fotoğraflar olmasa bile hikâye kendi başına yetermiş fakat fotoğraflar hikâyeye karşı konulmaz bir gizem ekliyor. Birinci gözden anlatı samimi, komik ve etkili. Serideki bir sonraki kitabı dört gözle bekliyorum."
-Rick Riordan, Percy Jackson ve Olimposlular serisinin yazarı

28 Ekim 2015 Çarşamba

Kafes- Josh Malerman


Çeşitli bloglarda ve internette o kadar çok tanıtımını gördüm ki normalde çok okuduğum bir tür olmamasına rağmen merakıma yenik düşerek kitabı aldım. Gerilim, korku pek okumam, çünkü etkileniyorum ama bu kitap için olumlu yorumlar okumuştum. Açıkçası gerilim beklentim de çok daha üst seviyelerdeydi, neyse ki bütün korkularım yersizmiş. İnanın ki haberlerde daha ürkütücü şeyler görüyor ve yaşıyoruz. Kitabın tanıtımları her ne kadar müthiş olsa da ben çok beğenmediğimi söylemek istiyorum.

Birinci sebep, daha fazla ayrıntıya ihtiyacımızın olduğu, çünkü olaylar ne sebeple veya ne tür canlılardan dolayı yaşandığını bilmek hayal etmemizi kolaylaştırabilirdi, ikincisi kitabın umarım devamı olacaktır çünkü sonu hiçbir yere bağlanmamıştı, üçüncüsü ise sürekli bir tekrar yaşanmasındandı. Evet, konu orijinal, karakterlerin gözleri bağlı, çocukların gözleri bağlı ama bundan sürekli bahsetmek kitabı gereksiz uzatmış gibi geldi bana. Burada yazdığım her türlü yorum benim kişisel yorumumdur ve bu hikâyeyi çok da beğenmediğimi ancak eğer filmi çekilirse efektler ile bizi daha çok etkileyeceklerine emin olduğumu belirtmek isterim. Okuduğum süre boyunca ben hiç gerilmedim, bu sebeple beklentimi maalesef karşılamadı.

Arka Kapaktan;

Dışarıda bir şey var…
Görülmemesi gereken korkunç bir şey… Ona atılan bir bakış kişiyi ölümcül bir deliliğe sürüklüyor. Ne olduğunu ve nereden geldiğini ise kimse bilmiyor.
Malorie ve iki çocuğu, olayların başlangıcından beş yıl sonra hayatta kalmayı beceren bir avuç insan arasındaydı. Nehrin kenarındaki terk edilmiş bir evde çocuklarıyla yaşayan Malorie, ailesinin güvende olabileceği bir yere gitmenin hayalini kuruyordu. Fakat onları bekleyen yolculuk tehlikelerle doluydu. Tek bir yanlış hamle ölümlerine yol açabilirdi. Ve onları takip eden bir şey vardı.

Bu bilinmeyene doğru gözbağının karanlığında yaptığı yolculukta Malorie sık sık geçmişi hatırlıyordu. Bilinmez tehlikenin karşısında bir araya gelerek hayatta kalmaya çalışan, kendisini de aralarına kabul ederek onu da kurtaran ev arkadaşları teker teker aklına geliyordu: Bir zamanlar yabancı olan bir grup insanın birer birer kapısını çaldığı evde kurdukları ortak hayat... Ancak sağ kalan ve kapılarını çalan insanlar arttıkça ortaya yüzleşmeleri gereken bir soru çıkmıştı: Herkesin aniden delirdiği bir dünyada kime güvenilebilirdi?

19 Ekim 2015 Pazartesi

Paris ve Londra'da Beş Parasız - George Orwell


Özellikle biraz da otobiyografik olduğunu duyduğum için okudum bu romanı, Orwell yine gerçekleri insanların yüzüne çarpmayı başarmış. Paris gibi dünyanın en şık şehirlerinden birisinde bile yoksul halkın açlığının sefaletinin aynı olduğunu yaşayarak öğrenmiş ve bizlere anlatmış. Paris’teki restoranlar ile ilgili kısımları özellikle dikkatimi çekti diyebilirim, çünkü hayalimizde hep en şık, en zarif lokantaların arka mutfaklarında kimler çalışıyor ve nasıl bir sefalet var çok net anlatılıyor. Üzerindeki kıyafetleri rehinecilere verenler ya da satmaya çalışanlar, yerdeki izmaritlerden sigara ihtiyaçlarını gidermeye çalışanlar, günde neredeyse 20 saat çalışarak sadece bir parça ekmek ve pis, derbeder bir dam altında uyumayı kazanabilenler ile dolu bu kitap. Yazar, Londra’ya gittiğinde de durum pek farklı değil hatta daha da ağır şartlarla karşılaşıyor, bu yüzden çok milliyetçi bir kitap olduğunu söylemeyeceğim. Yazarın, daha önce Aspidistra, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Hayvan Çiftliği kitaplarını da okuyup çok beğenmiştim.

Altınız çizdiklerim;

Yine de meteliksiz kalmanın bana kesinlikle öğrettiği bir iki şeyi gösterebilirim. Bir daha hiçbir zaman berduşların sarhoş birer ahlaksız olduğunu düşünmeyeceğim, bir peni verdim diye bir dilencinin bana minnet duymasını beklemeyeceğim, işsizler uyuşuksa buna şaşmayacağım, selamet ordusuna para vermeyeceğim, giysilerimi rehine koymayacağım, sokakta birisinin uzattığı el ilanını geri çevirmeyeceğim, şık bir restoranda yediğim yemekten tat almayacağım. Bu, bir başlangıç.

Arka Kapaktan;

Beş parasız kalmaktan o kadar çok bahsetmiştiniz ki; eh, işte beş parasız kaldınız ve hâlâ ayaktasınız." Paris ve Londra'da Beş Parasız, 20. yüzyılın en büyük romancılarından George Orwell'in, Avrupa'nın iki büyük şehrinde, Paris ve Londra'da yaşadığı sefaleti olanca gerçekliğiyle anlattığı, son derece önemli bir eser. Bir gün Paris'in orta yerinde meteliksiz kalan genç yazar, yoksulluk ve açlıkla mücadele etmeye başlar. Rehineciler, iş bulma kurumları, umut tacirleri, karın tokluğuna günde on yedi saat çalışılan karanlık otel mutfakları arasında sürüp giden Paris macerası, yazarın güç de olsa kendini Londra'ya atmasıyla sona erer ama Londra'da onu çok daha ağır şartlar beklemektedir.


Orwell, modern insanın ısrarla görmezden geldiği bir dünyanın kapısını aralıyor. İşsizlik, evsizlik, açlıkla damgalanan bu dünyanın insanları izbe pansiyonlarda, berduş barınaklarında yaşıyor, hayata bir ucundan tutunmaya çalışıyorlar. Paris ve Londra'da Beş Parasız, köleliğin hiçbir zaman, modern zamanlarda bile ortadan kalkmadığını, sadece görünüm değiştirdiğini anlatıyor.

7 Ekim 2015 Çarşamba

Trendeki Kız - Paula Hawkins


Sosyal medya hesaplarında sürekli gördüğüm ve hep güzel yorumlar alan bu kitabı gerçekten merak ettiğim için okudum.  Normalde bu kadar reklamı yapılan kitaplar hakkındaki yorumların biraz şişirme olduğunu defalarca tecrübe etmiş bir okur olarak biraz önyargı ile kitaba başladığımı da itiraf etmem gerekiyor. Ancak, korkularım yersizmiş, çünkü kısa bir sürede ve merakla okuyup tamamladığım bu kitabı sevdim ve sıkılmadan okudum. Kitap beş, altı ana karakter etrafında dönüyor, onların hatıralarından parça parça okuyucu tarafından birleştirildikçe ilginçleşmeye başlıyor.  Rachel, işten atılmış ve eski kocasına hala âşık bir kadın, aynı zamanda alkolik olduğundan sürekli problemler yaşıyor. Trende seyahat ettiğinde önünden geçtiği evlere dikkatle bakıp kendi aklından hikâyeler yazıyor. Ancak bir gün hiç tahmin etmediği olaylar görüyor ve diğer ana karakterlerden Megan’ın ortadan kaybolması ile bu işle ilgilenmeye başlıyor. Her karakterin kendine özgü bir anlayışı ve yaşam tarzı bulunmakta. Bir sayfada Anna’ya kızarken diğerinde Rachel’a sinir olabiliyorsunuz. Açıkçası belli bir noktaya gelene kadar benim katil zanlısı olarak başkasını düşünmüştüm, bu anlamda yazarın güzel ters köşe yaptığını belirtmeliyim. Bu kitabın filmi çekilecek mi bilmiyorum ama ciddi anlamda gişe yapacağına eminim.

Arka Kapaktan;

Rachel her gün aynı trene binip aynı çifti izliyordu. Çiftin başına gelenleri bütün ülke duyduktan sonra, hayatlarına dâhil olmaya karar verdi.

 "Büyüleyici, sürükleyici, üst seviye bir gerilim. Mutlaka okuyun!"

-S.J. Watson-

"Hem karakter yaratımı hem olay örgüsü muhteşem, harika bir kitap! Yeni neslin Alfred Hitchcock'u." -Terry Hayes-

"Zeki, gerilim dolu ve baştan aşağıya sürükleyici bir roman."

-Lisa Gardner-

"Aklınızı başınızdan alacak, zekice yazılmış bu psikolojik-gerilim romanı hem muhteşem hem de tren enkazı kadar korkunç!"

-Publishers Weekly-

"Nefesleri kesen bir ilk roman. En dikkatli okurlar bile, Hawkins olayları teker teker açığa çıkarıp, aşkın ve takıntının şiddetle olan kaçınılmaz bağını ortaya koyarken şaşırmaktan kendilerini alamayacaklar." -Kirkus-

"Trendeki Kız, her şeyi anladığınızı düşündüğünüz an sizi farklı bir sürprizle karşılıyor."

-Entertainment Weekly-

18 Eylül 2015 Cuma

Gösteri Peygamberi - Chuck Palahniuk


Yeraltı Edebiyatının en iyi yazarlarından Chuck Palahniuk’tan daha önce Dövüş Kulübü’nü okumuş ve çok beğenmiştim. Kendisi tüm kitaplarını bitirmek istediğim yazarlardan.

Bu sefer ikinci kitabı Gösteri Peygamberi’ni okudum ve inanılmaz beğendim. Palahniuk’un satır aralarında verdiği mesajlara bayılıyorum. Bu romanda bir kilise doktrini ile büyüyen ve sonra şehre yani gerçek hayata yollanan bir misyonerin hikâyesi anlatılıyor. İşin ilginç olan kısmı ise kiliseye bağlı olan kişilerin birer birer intihar etmesi ve en sona karakterimizin kalması ile kendisinin vahşi tüketim toplumu tarafından bir anda yüceltilip bir anda alaşağı edilmesinden bahsediliyor.

İlk zamanlarında tamamen öğretilere uygun yaşayan bu adam zaman içinde değişim gösteriyor, özellikle tanıştığı bir kadın onu hayatına çok büyük etkilerde bulunuyor. Roman bir düşmek üzere olan bir uçakta karakterin hikâyesini anlatmasıyla sondan başa doğru ilerliyor.

Palahniuk’un uçaklarla ve kimyasallarla ilgili nasıl bir takıntısı var bilmiyorum ama bunların hem Dövüş Kulübü’nde hem de Gösteri Peygamberi’nde öyle güzel kullanmış ki hayran olmamak elde değil.

Altını çizdiklerim;

“Eğer kimse izlemiyorsa herhangi bir şey yapmanın çok anlamsız olduğunun farkına varıyor insan.”

“Bir şeyler yapıyor olmanızın hiçbir önemi yok. Eğer yaptıklarınızı kimse fark etmiyorsa, hayatınız koca bir sıfırdan ibarettir. Boştur. Anlamsızdır.”

“Geleceğe güvenmiyor oluşumuz, geçmişimizden kopmamızı zorlaştırır. Geçmişte kim olduğumuz konusundan bir türlü uzaklaşamayız.”

“İnsanların hepsi tutacak bir el arıyor. Rahatlatılmak istiyor. Her şeyin yoluna gireceğine dair sözler istiyor.”

“sakin olun. Herkes derin derin nefes alsın. Hayat güzeldir. Olduğunuz gbi davranın ve nazik olun. Sevginin kendisi olun. Sanki sevgi varmış gibi.”

“Sıradan insanların sahip olamadığı her şeye sahip olmak zorundasınız. Onların başarısız olduğu alanlarda, siz sonuna kadar gidebilmelisiniz. İnsanların olmaya korktukları şey olursanız, onların hayranlığını kazanırsınız.”

“Hepimiz aynı televizyon programları ile büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafızadan takılmış. Çocukluğumuzla ilgili hiçbir şeyi hatırlamazken, komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz. Hepimizin belli başlı hedefleri aynı. Hepimizin korkuları aynı. Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız. Mükemmel bir uyum içinde olacağız. Senkronize. Birleşmiş. Eşit. Kati. Karıncalar gibi. Böcekler gibi. Koyunlar gibi.”

Arka kapaktan;

Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı... Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk... Gösteri Peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama... Tender Branson, Creedish mezhebinin dünyadan yalıtılmış sahte cennetinde doğup büyümüş ve dış dünyaya gönderilmiş binlerce misyonerden biri. Kilise doktrinine göre görevi, yaşadığı sürece çalışmak ve gerekli olduğunda ölmek. Kaderi beklenmedik biçimde değişip onu şöhretin doruklarına taşırken aynı zamanda medya ve popüler kültürün içyüzüyle tanıştırıyor. Yarı tanrıya dönüşme yolunda yaşadıkları yakında yüzleşeceğimiz kıyametin çarpıcı bir habercisine dönüşüyor... Branson, mezhepte kendisine zaten hiç verilmemiş olan hayatı dış dünyanın çirkinliğine sonuna kadar gömülerek yok etmeyi deneyecektir. Ne var ki, hayatına karışan gizemli Fertility Hollis'e göre, kendine bir kader çizmeye çalışması anlamsızdır. Olacaklar zaten bellidir ve olmak zorundadır... Ve intihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır. Chuck Palahniuk, önlenemez kaderine doğru nefes kesici bir hızla sürüklenen kahramanın gözünden tüketim toplumunun hastalıklı ve anlamsız yaşam biçimini bize bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Dövüş Kulübü'nün yazarından, en az ilki kadar çarpıcı bir roman, benzersiz bir yeraltı edebiyatı örneği.