can yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
can yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2016 Salı

Kibritleri Çok Seven Küçük Kız - Gaetan Soucy


Evet, adına ve kapağına aldanıp sevimli bir kitap okuyacağımı düşünerek aldığım kitaplardan birisi daha beni şaşırtmayı başardı. İnce, incecik ama dolu, ağır ve tereddütlerle okuduğum çok ama çok etkileyici bir kitap. Yazarın hikayeyi küçük bir kızın ağzından anlatıyor olması mı daha etkili kıldı bütün kitabı bilmiyorum ama yer yer kızın saflığına, temizliğine ve esprilerine gülümserken, bazı yerlerde de inanılmaz bir sıkıntı ve rahatsızlık ile okudum bu kitabı. Konusuna çok kısa değineceğim çünkü benim gibi, her sayfada “ne olacak” diye düşünerek okumanızı istiyorum…

“Kardeşimle ben kainatla baş etmek zorunda kaldık, çünkü baba bir sabah, daha gün ağarmadan, ruhunu sessizce teslim etti.”

Diğer insanlardan izole bir şekilde yaşayan ve babaları tarafından okula gitmeden farklı bir eğitim gören iki kardeşin hikayesi, bir sabah babalarının vefat etmesi ile başlıyor. Kardeşler babalarına uygun bir tabut aramak için evden çıkıyor ve dış dünya ile iletişime geçtiklerinde aslında ne kadar farklı yetiştirildiklerini ve nelere maruz kaldıklarını anlıyoruz.


Her sayfada kötü bir şey olmasın diye düşünerek okuduğum ve son sayfalarda artık içimin acıdığı bir kitap oldu benim için. Evet, kitap sevimli ve pembe değil ama maalesef ki yazar hayatta olmayan bir konu da yazmamış, belki de bu kitabı daha etkileyici ve rahatsızlık verici kılıyor. Yazar özellikle bazı kelimeleri bilerek değiştirdiğini yazmış ve bu şekilde muhafaza edilmesini istemiş. Aysel Bora çevirisi ise on numara. 

19 Ekim 2015 Pazartesi

Paris ve Londra'da Beş Parasız - George Orwell


Özellikle biraz da otobiyografik olduğunu duyduğum için okudum bu romanı, Orwell yine gerçekleri insanların yüzüne çarpmayı başarmış. Paris gibi dünyanın en şık şehirlerinden birisinde bile yoksul halkın açlığının sefaletinin aynı olduğunu yaşayarak öğrenmiş ve bizlere anlatmış. Paris’teki restoranlar ile ilgili kısımları özellikle dikkatimi çekti diyebilirim, çünkü hayalimizde hep en şık, en zarif lokantaların arka mutfaklarında kimler çalışıyor ve nasıl bir sefalet var çok net anlatılıyor. Üzerindeki kıyafetleri rehinecilere verenler ya da satmaya çalışanlar, yerdeki izmaritlerden sigara ihtiyaçlarını gidermeye çalışanlar, günde neredeyse 20 saat çalışarak sadece bir parça ekmek ve pis, derbeder bir dam altında uyumayı kazanabilenler ile dolu bu kitap. Yazar, Londra’ya gittiğinde de durum pek farklı değil hatta daha da ağır şartlarla karşılaşıyor, bu yüzden çok milliyetçi bir kitap olduğunu söylemeyeceğim. Yazarın, daha önce Aspidistra, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ve Hayvan Çiftliği kitaplarını da okuyup çok beğenmiştim.

Altınız çizdiklerim;

Yine de meteliksiz kalmanın bana kesinlikle öğrettiği bir iki şeyi gösterebilirim. Bir daha hiçbir zaman berduşların sarhoş birer ahlaksız olduğunu düşünmeyeceğim, bir peni verdim diye bir dilencinin bana minnet duymasını beklemeyeceğim, işsizler uyuşuksa buna şaşmayacağım, selamet ordusuna para vermeyeceğim, giysilerimi rehine koymayacağım, sokakta birisinin uzattığı el ilanını geri çevirmeyeceğim, şık bir restoranda yediğim yemekten tat almayacağım. Bu, bir başlangıç.

Arka Kapaktan;

Beş parasız kalmaktan o kadar çok bahsetmiştiniz ki; eh, işte beş parasız kaldınız ve hâlâ ayaktasınız." Paris ve Londra'da Beş Parasız, 20. yüzyılın en büyük romancılarından George Orwell'in, Avrupa'nın iki büyük şehrinde, Paris ve Londra'da yaşadığı sefaleti olanca gerçekliğiyle anlattığı, son derece önemli bir eser. Bir gün Paris'in orta yerinde meteliksiz kalan genç yazar, yoksulluk ve açlıkla mücadele etmeye başlar. Rehineciler, iş bulma kurumları, umut tacirleri, karın tokluğuna günde on yedi saat çalışılan karanlık otel mutfakları arasında sürüp giden Paris macerası, yazarın güç de olsa kendini Londra'ya atmasıyla sona erer ama Londra'da onu çok daha ağır şartlar beklemektedir.


Orwell, modern insanın ısrarla görmezden geldiği bir dünyanın kapısını aralıyor. İşsizlik, evsizlik, açlıkla damgalanan bu dünyanın insanları izbe pansiyonlarda, berduş barınaklarında yaşıyor, hayata bir ucundan tutunmaya çalışıyorlar. Paris ve Londra'da Beş Parasız, köleliğin hiçbir zaman, modern zamanlarda bile ortadan kalkmadığını, sadece görünüm değiştirdiğini anlatıyor.

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Çiğdem Külahı - Ahmet Büke


İlk defa Ahmet Büke okudum ve çok sevdim. Bu kitabının içindeki yimi beş adet sizi hiç yormayacak kısacık öyküler bulunmakta. Kitaba adını veren Çiğdem Külahı kelimeleri ise bir öyküsünün içinde geçiyor. Sanırım en sevdiğim de o öykü oldu Ahmet Büke çok yalın bir dil kullanarak, bizden birisi gibi yazmış öykülerini, okurken hiç yabancılık çekmiyor, doğrudan hikâyenin içine giriyorsunuz. Samimi olan her romanı, öyküyü severim. Yazarın diğer kitaplarını da okunacaklar listeme ekledim.

Altını çizdiklerim;

“Çocuklara verilecek en büyük koz gözyaşlarıydı. Onlar ağlayan birinin her zaman daha fazla ağlayabileceğini bilirler. Bu bitmez bir eğlence gibidir.”

“Dünyanın en kötü şeyi böyle bir hayatı yaşamak galiba. Unutup tekrar hatırlamak. Hatırladıklarının yaşadığın zamandan daha önce ya da sonra olması. Bir türlü “şimdiki ana” ait olamamak. Daha doğrusu “yaşanan anı” anlamdıramamak. Ben buna “bir kefesi boş kalmaya mahkûm terazi dengesi” diyorum. Terazi hep dengede ama bir kefesi boş, bomboş hem de. Diğer kefede zaman akıp duruyor. Zamana başka bir ana atladıkça, dengeyi gösteren tırnaklar biraz oynuyor, kalkıp iniyor, sonra karşı karşıya duruyorlar.”

Arka Kapaktan;

"Orada oturmuş her şeyi tersine çevirebilir miyim, diye düşünüyordum. Bu mümkün müydü? Altımda çırpınan suya baktım. Dipteki midyelere, sağa sola kıvrılan yosunların arasında gizlenen küçük balıklara baktım. Çok çaresizdim aslında. Yine de ayıpladım kendimi. İzmir çok büyük geldi bana. Sokaklarında kaybolurum, diye düşündüm. Dizlerim yandı. Eğilip denize dokunayım dedim. Durdum. Bu şehir, parmaklarının ucunda sigara tutan bu sarı duman izi çok korkuttu beni."

Çiğdem Külahı, genç kuşak öykücülerimizin önde gelenlerinden Ahmet Büke'nin 2006 yılında yayımladığı ikinci öykü kitabı. Kitapta yirmi beş kısa öykü yer alıyor. Bu öyküler, su yüzüne çıkmamış ama hep varlığı hissedilmiş acıların, isyanların, çevremizde olup bitenler karşısında duyulan öfkenin izini taşıyor. Ahmet Büke kendine özgü dili ve duyarlı anlatımıyla okurunu daha ilk sayfalarda kendi ayrıksı dünyasına çekmeyi başarıyor.

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Masalını Yitiren Dev- Adnan Binyazar



Hiçbir kitaptan böylesine etkilendiğimi hatırlamıyorum. Adnan Binyazar’ın okuduğum ilk romanı aslında belki otobiyografisi desem daha doğru olacak. Kendi çocukluğunda yaşadıklarını öyle bir dille anlatmış ki, bu küçük çocuğa acımıyor onun bir an önce başarılı ve varlıklı bir adam olup, yaşadıklarını unutmasını istiyorsunuz. Çok zor bir aile, sürekli yarı yolda bırakan bir baba ve hayata tutunmaya çalışan iki erkek kardeşin hikâyesi Masalını Yitiren Dev. Dediğim gibi belki acıklı bir dille yazılsaydı herhangi bir yoksulluk, parçalanmış aile hikâyesi diye okuyabilirdim bu kitabı ancak Binyazar’ın kalemi farklı, okuyucuyu başka bir yerden yakalıyor. Yazarın diğer kitaplarını da okumak için can atıyorum.

Altını çizdiklerim;

“Yoksullukla hastalık ikiz kardeştir.”

“Mutluluk yok diyenlere inanmayın; yeryüzünde acıma duygusunu yitirmemiş bir tek insan kalıncaya dek, mutluluk da var olacaktır.”

“Gerçekte mutluluk, acıların önüne gerdiğimiz yanıltıcı perdelerdir.”

“Demek, insan kendi doğal varlığına aldırmıyor da, karşısında kopyasını görünce çıldırıyordu.”

“İnsan her şeyini yitiriyor da, utanma duygusunu yitirmiyor.”

“İnsan çektiği acıları unutmayı bilmese ne olurdu acaba? Demek beden gibi, duygular da sürekli onarıyor kendini.”

“Roman kişilerinin kendine özgü acıları olduğu gibi, kendini roman kişisinin yerine koyup bu acıları derinliğine duyumsayan okurlar var.”

“Kitaplar bana inceliklerin dünyasını açıyordu. Kitap okumayanın her şeyden yoksun kalacağını düşünüyordum. Okuyan, okuduğu kitabın dünyasına karşılık verecek birikimler edinmeliydi. Kitabın karşılıklı bir etkileşim olduğunu sezmeye başlamıştım. Bu merakla yazarların, ressamların, bestecilerin yaşamlarıyla ilgili kitaplara yöneliyordum. Onların içinden biri gibi görüyordum.”

Arka Kapaktan;

Masalını Yitiren Dev, ilkokula on dört yaşında başlayan bir edebiyat adamının, Adnan Bïnyazarın çocukluk ve ilkgençlik anılarından oluşuyor. Diyarbakırda başlayan, yoksulluk içinde geçen bir çocukluk, dağılmış bir aile, çocuk yaşta girilen çalışma hayatı, acımasız koşullar. Anı gibi değil de bir roman gibi okunan bu kitapta Adnan Binyazar, hayatla olan mücadelesini hiçbir abartıya, duygusallığa yer vermeden, son derece nesnel bir tavırla aktarmış. Yaşadıklarını anlatırken, o günlerin Türkiyesinden çok canlı kesitler veriyor. Ağından Diyarbakıra, Elazığdan İstanbula uzanan coğrafyada, anasını-babasını, ustasını, Haco Bibiyi, Valentinoyu, Möhoyu, Zeko Bibiyi, birer roman kişisi gibi canlı ve kalıcı kılabiliyor. Yazılısı tehlike yaratacak bir hayat yaşadım ben, diyor yazar; onun için yazmakta hep duraksadım. Çünkü yaşadığınız olayları anlatıya dökerken, gözü yaşlı sözcüklerin tuzağına düştünüz mü, televizyonlarda her gün onlarcası görülen yerli filmlerin ya da bayatlamaktan iyice kokuşmuş dizilerin başkişisi oluverirsiniz. Adnan Binyazarın son derece akıcı bir anlatımla, ustalıkla kullandığı Türkçesiyle kaleme aldığı, bir dönem Türkiyesine ışık tutan, o günlerden insan manzaraları sunan roman tadındaki anıları ilgiyle okunuyor.

21 Mayıs 2015 Perşembe

Amerigo - Stefan Zweig


 
Zweig’ın karakter tanımlarını oldum olası seviyorum. Bu kitabı diğerlerinden biraz farklı çünkü gerçek bir insanın biyografsi niteliğinde. Amerika’ya adını veren Amerigo Vespucci’nin hikâyesini komik rastlantısal öğeler ile süsleyerek anlatmış bizlere. Kristof Kolomb tarafından bulunan anakaranın adı neden Amerigo oldu? Aslında anakaryı kim keşfetti, kim yazdıklarıyla tarihe olmadık şekillerde yön verdi gibi konuların üzerine yazılan kısa ama eğlenceli bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Kitapta en sevdiğim cümle ise şuydu;

“İnsanlık yeni bir şey bulduğunda ilk iş olarak onu adlandırmak; coşku duyduğunda da şevkini dudaklarından kopan sevinç nidalarıyla duyurmak ister.”

Arka Kapaktan;

Hem düşsel hem de tarihsel karakterler üstüne yorumlarıyla tanıdığımız Stefan Zweig'ı derin karakter incelemelerine yönelten, psikolojiye ve Freud'un öğretisine duyduğu ilgidir. Beş tarihsel kişiliğin portrelerini içeren Yıldızın Parladığı Anlar, Fransız Devrimi'nde bir politikacının portresi niteliğindeki Joseph Fouché'yle birlikte Amerigo da Zweig'ın nesnellikten çok sezgiye dayanan yaşamöykülerinin en başarılarından biridir. Zweig, bu yapıtında, bugün Amerika adıyla bildiğimiz anakaranın bu adı alışının ardındaki inanılması güç rastlantılarla örülü 'yanlışlıklar komedyası'nı anlatır. Kristof Kolomb'un keşfettiği toprakların 'yeni bir dünya' olması gerektiği kanısına varan İtalyan denizci Amerigo Vespucci, ün peşinde koşan bir sahtekâr mıdır, yoksa adını tarihe yazdırmayı hak eden bir bilge mi? Zweig, esrar perdesini aralamaya çalışırken, Amerigo Vespucci'nin yaşamöyküsünü yaratıcı bir anlatıya dönüştürüyor, usta işi bir yapıt sunuyor bize.

 

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Düşüş- Albert Camus



Daha önce “Yabancı” isimli kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Düşüş ise biraz daha farklı Amsterdam’da bir barda oturan iki adamdan birisi olan Jean Baptiste Clamence’in yanındaki adama kendisini anlatmasından oluşan monolog tadında bir roman. Aslında roman da değil, tamamen monolog. Clamence bir avukat ve kitabın başında kendisinin ne kadar iyi ve doğruluktan yana olduğundan bahsederken sonlara doğru aslında yapayalnız bir adam olduğunu fark etmemizi sağlıyor. Zamanın Avrupa’sına karşı ciddi eleştiriler bulunan bu kitapta özellikle Nazi akımı ile ilgili yorumlarına neredeyse %100 katılarak okudum.  Kitap sadece yüz sayfa ama o kadar çok cümlenin altını çizmişim ki, her cümlede başka bir anlam ve heyecan duydum. Bir kaçını sizinle paylaşmak isterim.

Altını çizdiklerim;

“Yahudi mahallesinde oturuyorum, hani Hitlerci kardeşlerimizce meydan haline getirilmeden önceki adıyla Yahudi mahallesinde. Ne temizlik! Yetmiş beş bin Yahudi sürülüyor ya da öldürülüyor, havasız bırakarak yapılan bir temizlik bu. Ben bu uygulamaya, bu yöntemli sabra hayranım! İnsanın karakteri olmadı mı, bir yöntem bulması gerek. Burada bu yöntem harikalar yarattı doğrusu, ben de tarihin en büyük suçlarından birinin işlendiği yerde oturuyorum.”

“Niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömertizdir? Nedeni basittir! Onlara karşı bir yükümlülüğümüz yoktur.”

“yaşam benim için gittikçe daha zorlaşıyordu; beden keyifsiz oldu mu, yürek de ölgünleşir. Bana öyle geliyordu ki, öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum.”

“Mutluluğunuz ve başarılarınız, ancak bunları cömertçe paylaşmaya razı olduğunuz takdirde affedilir.”

Arka Kapaktan;

Albert Camus çağdaş düşün ve yazın dünyasındaki saygın yerini yalnızca oyunlarıyla da, yalnızca "Sisifos Söyleni" ve "Başkaldıran İnsan"la da alırdı belki. Ama Camus'yü Camus yapan öncelikle anlatı yapıtlarıdır. "Yabancı" (1942), "Veba" (1947) ve "Düşüş"se (1956) bu yapıtlar arasında üç büyük doruktur. Ancak, kimi yazınseverler bu üç başyapıt arasında daha çok "Düşüş"ü yeğlerler. Bu kitap, herhangi bir düşünce ya da savı özellikle öne çıkarmaya çalışmadan, yalın bir anlatım ve özgün bir kurgu içinde, zengin bir düşünce duygu yüküyle, çağdaş dünyayı ve insanlarını derinlemesine sorgulayıp yargılar, çirkinliklerini ve düşkünlüklerini sergiler. Ama, aynı zamanda, bu dünyada yaşayan, dolayısıyla şu ya da bu biçimde, şu ya da bu ölçüde onun sorumluluğunu taşıyan bireyler olarak tek tek her birimize bir ayna tutar, eski avukat Jean-Baptiste Clamence'ın öyküsü aracılığıyla, bize kendini tehlikeye atmadan yaşayanların, yani hepimizin ve her birimizin benzersiz öyküsünü anlatır. "Düşüş"ün yayımlanmasından bir yıl sonra Camus'nün Nobel Ödülünü kazanması bir rastlantı olmasa gerek.

8 Mayıs 2015 Cuma

Kırmızı Defter - Paul Auster


Tesadüflere inanan birisi iseniz bu kitabı mutlaka okumalısınız. Yok canım bu kadar da olamaz dediğiniz, sizi şaşırtacak on üç hikayeden oluşan bu kitap Paul Auster’in kendi hayatında tanık olduğu ve yakınlarından duyduğu tesadüf hikayelerini topladığı bir kitap. Okuması çok keyifli ve akıcı bir dile sahip. Bu kitabı okuduktan sonra belki siz de hayatınızda yaşadığınız tesadüfleri not almayı düşünebilirsiniz, çünkü kitap bende böyle bir etki yarattı.
Arka Kapaktan;
Kırmızı Defter, çağdaş Amerikan edebiyatının en yaratıcı yazarlarından Paul Austerın çok özel dünyasına girmek için belki de ilk adım. Çünkü bu kitaptaki öyküler, onun ya gerçekten yaşadığı ve tanık olduğu ya da başkalarından dinlediği gerçek olaylara dayanıyor. Kendisinden, ailesinden ve yakın arkadaşlarından verdiği örneklerle her birimizin yaşamımızın belli anlarında başına gelebilecek küçüklüğü, büyüklü, tuhaf ve gizemli, gülünç ve trajik olayların, insan denen varlığın önceden bilinmeyen, değişken doğasını nasıl ortaya çıkardığını kanıtlıyor. Romanlarında olduğu gibi, bu kitabındaki öykücüklerinde de Paul Auster, içten ve yalın anlatımıyla rastlantıların insan yaşamındaki öneminin altını çiziyor ve onların hem yazdıklarını, hem özel yaşamını nasıl etkilediğini gösteriyor.

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Aile Çay Bahçesi - Yekta Kopan


İnanılmaz akıcı bir dile sahip, neredeyse bir günde bitirebilecek bir roman. Yekta Kopan’ın daha önce iki tane öykü kitabını okumuş ve sevmiştim, bu kitabında da yine öykülerindeki tadı aldım diyebilirim. Aile içinde parçalanmışlıkları ve evin büyük kızı Müzeyyen’in kardeşi Çiğdem’in doğumu ile yaşadığı itilmişlik, geri planda kalmışlık hissini anlatan bu kitabı okumak lezzetliydi. Müzeyyen ve Çiğdem’in yıllar sonra babasının rahatsızlığı sebebiyle babaanne evine dönmesi ve iki kardeşin aslında aralarında bir fark olmaması çok etkileyiciydi. Müzeyyen’in karakterini daha erkeksi buldum, Çiğdem ise daha feminen yansıtılmaya çalışılmıştı, ancak biraz daha uzun tutularak karakterlere daha da ayrıntı eklenebileceğini düşünüyorum. Ayrıca, yazarın ara ara yaptığı göndermeleri ise çok sevdiğimi de iletmek isterim.

Arka Kapaktan;

Müzeyyen. Annesinin kuzusu. Babaannesinin biriciği. Babasının... Sa-hi ben babamın neyiydim? Bütün bu hikâyenin içinde benim rolüm neydi, diye düşündüm hep. Benim repliklerimi kim yazmıştı, mizansenlerimi kim belirlemişti? Sahneye hangi taraftan gireceğime, uslu kızı oynarken neler giyeceğime, içimdeki kötülüğü kusmaya başladığımda nelerden soyunacağıma kim karar vermişti? Okuduğum bütün kitaplarda beni bana anlatacak bir karakter arardım. Dinlediğim radyo oyunlarından, izlediğim filmlerden bir cümlecik çalmaya çalışırdım. Saatçi Nejat Bey ile ev hanımı Meral Hanım'ın kızı Müzeyyen'i bana anlatabilecek bir cümle.

Yekta Kopan'ın yeni romanı Aile Çay Bahçesi'nin, çoğu kadının kendinden izler bulacağı unutulmaz bir kahramanı var: Müzeyyen... Aile yaşamının gizli şiddetine başkaldıran, kardeşinin doğumuyla kendi varlığının silinmeye başladığını hisseden bir kadın... Kopan'ın romanı, güçlü, okuru kıskaca alan bir anlatımla sarsıcı bir finale uzanıyor.

 

8 Nisan 2015 Çarşamba

Görmek - Jose Saramago


Körlük romanının devamı olarak belirtilen bu kitap tipik Saramago alaycılığı ile eleştirel kalemini konuşturduğu romanlardan birisi olarak nitelendirilebilir. Olaylar adı bilinmeyen bir ülkede bir seçim günü başlıyor. İlk seçim tarihinde aşırı yağmur yağdığı için kimse oy kullanmaya gitmiyor ve tekrarlanan seçim sonucu tam bir kafa karışıklığı yaratıyor. Çünkü seçime katılım oranı neredeyse %99 civarında iken seçim sonuçlarının %85’i beyaz oy olarak çıkıyor. Oy kullanma görevini hemen her vatandaş yerine getiriyor ancak kimse beyaz oy verdiğini ya da vermediğini söylemiyor. Bunun üzerine paniğe kapılan hükümet insanlara baskıcı bir tavır sergilemeye başlıyor, çünkü bu eylemin hükümete sessiz bir protesto olduğunun farkına varıyorlar.
Saramago’nun bu türdeki romanlarının her dönemde her ülkeye uygun olabileceğini ve her okurun evet benim ülkemde de aynı sıkıntılar var diyebileceğini düşünüyorum. Benim için hiç eskimeyen yazar ve romanlardan birisi olacağına eminim.
Altını çizdiklerim;
Baskıcı düzenler altında, ezici diktatörlüklerin baskısı altında yaşadığınız dönemlerde olduğu gibi yine başkaldıracaksınız belki, ama boşuna heveslenmeyin, tepenize şiddetle binecekler, ayrıca sizi oy vermeye de çağırmayacaklar, çünkü artık seçim yapılmayacak, belki yapılacak ama o seçimler vaktiyle hor gördüğünüz seçimler gibi bağımsız, temiz ve dürüst olmayacak ve bu böylece sürüp gidecek, ta ki benimle ve halkın hükümetiyle birlikte sizi kendi yazgınızla baş başa bırakmaya karar vermiş olan silahlı kuvvetler, sizi kendi yarattığınız canavardan kurtarmaya gelinceye kadar.
Çekmiş olduğunuz tüm acıların boşa gittiğini, inadınızın bir işe yaramadığını göreceksiniz, işte o zaman artık çok geç olduğunu, hakların yalnızca içinde geçtiği söylemde ve ister anayasa, ister yasa, ister herhangi bir yönerge olsun, üzerine yazıldığı kağıt üzerinde hak olduğunu anlayacaksınız, o hakların ölçüsüz ve yerli yersiz kullanılmasının en istikrarlı toplumu bile altüst edebileceğine aklınızın yattığını tanrı bana gösterecek umarım ve nihayet, önemli olanın iyi niyet olduğunu, bizim o haklara, asla somut ve gerçekleştirilebilir gerçekler olarak değil, yalnızca, gerçekleşme olasılığı bulunan şeylerin simgesi gözüyle baktığımızı anlayacaksınız.
Arka Kapaktan;
Adı belirsiz bir ülkenin başkentinde seçim günü bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlayınca kimse oy atmaya gitmez. Öğleden sonra yağmur durunca, saat tam dörtte, seçmenler sanki emir almışçasına sandıkların başına koşarlar. Ama sandıklar açıldığında, kullanılan oyların yüzde 83'ünün boş olduğu ortaya çıkar. Bunun bozguncu bir grubun, dahası uluslararası bir anarşist örgütün işi olduğunu düşünen hükümet olağanüstü hal ilan eder. Yıllar önce kenti saran "körlük salgını"ndan kurtulan tek kişinin bu olayla bağlantılı olduğundan kuşkulanılır. "Beyaz veba"nın öteki kentlere de yayılmasını önlemek için başkent abluka altına alınır, bir polis komiseri "suçlular"ı bulmakla görevlendirilir.
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi José Saramago'nun Körlük'ten sonra kaleme aldığı Görmek, demokrasinin kırılganlığı ve hükümetlerce saptırılması üstüne şaşırtıcı bir taşlama. Günümüz edebiyatının üslup ustasından derin bir çağ eleştirisi.

1 Nisan 2015 Çarşamba

Onu Ben Öldürdüm Leonardo- Deniz Kavukçuoğlu


Okuduğum ikinci Kavukçuoğlu romanı. Bu sefer bir İtalyan kasabasına giden yaşlı bir adamın bir süre sonra ortadan kaybolmasını konu alıyor. Bu yaşlı adamın arkadaşlarının polise anlattıkları ile başlayan roman daha sonrasında adamın günlüklerine, düşüncelerine ve notlarına dönüşüyor ve aslında bu adamın kendisinden çok genç olan bir kadınla yaşadığı aşkı anlatıyor bizlere. İmkansız aşkın, tutkunun anlatıldığı bu romanı çok beğendim, özellikle konunun bir İtalyan kasabasında inzivaya çekilmiş bir adam tarafından anlatılması ve Leonardo Da Vinci’den de bahsediyor olması kitaba ayrı bir hava katmış. İçinde yaşlı bir adamın bilgeliği ve genç bir kızın yaşam enerjisi okuyucuya bol bol hissettirilmiş.
Altını çizdiklerim;
Özlem, denetlenebilir, frenlenebilir bir duygu değil ki.
Kuşkular, korkular kıskançlığın da kaynaklarıydı, bunu biliyordum.
Sarhoşluk insanı hem yüreklendirir hem de dilini çözer.
Tutku sevgi içinde eriyemez, insanın kendisine dönük bir silaha dönüşür. Oysa aşk, yüreği şafakla açan bir çiçektir, güzelliğin dudaklardaki tatlı gülümsemesidir. Sevdiğinin gözlerindeki bakıştır ama aynı zamanda bir yürek haykırışıdır.
Arka Kapaktan
Floransa’nın otuz kilometre kadar kuzeybatısında, Vinci kasabasına altı kilometre uzaklıktaki Porciano adında bir köyün yakınındayım. İstanbul’dan yola çıkarken, bir süreliğine de olsa yaşayacağım yerin böyle bir vadide, eve dönüştürülmüş eski bir değirmen olduğunu bilseydim gelir miydim, sanmıyorum. Benim gibi 65 yaşında, üstelik de üç yıl önce kalp krizi geçirmiş bir adam için pek kolay olmayacak burada yaşamak.”
Onu Ben Öldürdüm Leonardo, ustalıkla kaleme alınmış bir genç kadın-yaşlı erkek öyküsü. Romanın kahramanı Tamer Doğan, bir gün ansızın kendisini arayan bir genç kızın, Gizem’in büyüsüne kapılarak kendisini mutluluklarla dolu bir aşkın içerisinde bulur. Yürümeyeceği daha baştan belli olan bu aşk, Leonardo da Vinci araştırmacısı bu yaşlı adamı bir İtalyan köyüne sürükler. Bu köyde, terk edilmiş bir değirmende yaşarken, karşısına çok ilginç bir adam çıkacaktır.
 


 

 

20 Şubat 2015 Cuma

Zorba- Nikos Kazancakis


Ne zamandır okumayı planladığım kitaplardan birisiydi Zorba. Filmini de kitabını okumadan izlemedim, şimdi rahat rahat izleyebilirim. Zorba maden işlerinde çalışan bir adam ve bir gün Patron için çalışmaya başlıyor. Patron Zorba’nın dünya görüşünden ve fikirlerinden inanılmaz etkileniyor ve bu iki insanın sohbetleri bir ziyafet gibi biz okuyucuların önüne seriliyor. Zorba için herhangi bir kural yok hayatta, dünyadaki en önemli şey doğa, yemek ve kadınlar onun için, tüm bu önceliklerinin de kendince bir felsefesi var onun kafasında. Patron ise Zorba’nın tam tersi bir karakter, okuyor, yazıyor, çalışıyor. Bizler gibi her şeyi zamanında ve plan dâhilinde yapıyor. Bu sebeple iki karakter birbirinden çok farklı. Onların dostluğu ise özenilecek türden. Kitabın sonunda ise gülmekten kendimi alamadım, açıkçası fikir olarak birçoğumuzun Zorba ama gerçek hayatta Patron olarak hayatımızı sürdürdüğümüzü düşünüyorum. Bu kitabın filmi çekildi ve özellikle müzikleri ile ayrıca ünlü oldu, şimdi en kısa zamanda filmini izlemeliyim.

Altını çizdiklerim;

“İnsan, soyu için, Tanrı için, kendini bir düşünce uğruna feda mı etmelidir?”

“Mutluydum; biliyordum bunu. Bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız.”

“Zorba’nın mektubunu okuduktan sonra bir zaman kararsız kaldım. Kızmam mı, gülmem mi, yoksa hayatın kabuğunu, mantığı, ahlakı, namusu aşarak lezzete varan bu eski adamı hazla seyretmem mi gerektiğini bilemiyordum.”

Arka Kapaktan;

Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman. Zorba aracılığıyla Kazancakis özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle sokunmuş büyülü bir kumaştır, denebilir; baştan sona sürekli bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir; insanı arayışın serüvenidir...

4 Şubat 2015 Çarşamba

Genç Bir Romancıya Mektuplar - Mario Vargas Llosa


Bu kitap sevgili blogger arkadaşım Kitap Kurdu Serpil’in hediyesi. 2010 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nünde sahibi kendisi J tek kelime ile yazarın bilgi birikiminin içinde kaybolduğumu söylemek istiyorum. Yazar genç bir yazara bir romanı nasıl yazması gerektiği konusunda öğütler veriyor, biçim ve anlatım olarak nelere dikkat edilmeli, karakterler nasıl oluşturulmalı vs. Ayrıca sürekli başka romanlardan ve önemli yazarlardan da örneklendirmeler yapıyor. Bu kitap okunması gereken bir sürü yazar ve kitap listesi yaptırdı bana. Bazı kitapları okuduğum için yazarın tam olarak ne anlatmak istediğine daha hâkim olabildim ancak diğer yazarları da okusaymışım kitaptan çok büyük bir haz yaşayacakmışım. Bu sebeple belki bir yıl sonra bu kitabı tekrar elime alacağıma eminim.

Altını çizdiklerim;

“Kurmacalar yaratmak her ne kadar zararsız da görünse, özgürlüğü kullanmak ve o özgürlüğü engellemek isteyen (dindar ya da laik) kişilere karşı sesini yükseltmektir. Bütün diktatörlüklerin – faşizmin, komünizmin, İslami kökten dinci rejimlerin, Afrika’daki veya Latin Amerika’daki askeri yönetimlerin- sansür denen deli gömleğini zorla giydirerek edebiyatı kontrol etmeye çalışmalarının sebebi budur.” 

“roman tekniğinin doruk noktası budur işte: görünmezliğe ulaşmak; renk, heyecan, incelik, güzellik ve telkinlerden inşa edilen öykünün yetkinliği sayesinde okuyucuya romanın varlığını unutturmak, kendini kitap okuyormuş gibi değil de, bir anlığına da olsa yaşamın yerine geçmeyi başaran bir kurmacada yaşıyormuş gibi hissettirmek.”

“Kurmaca, yaşanmış yaşamdan farklı bir yaşamdır; yaşanmış yaşamın sağladığı malzemeleri kuşanan kurmacanın yokluğunda gerçek yaşam daha da çirkin ve sefil bir hal alır.”

Arka Kapaktan;

Edebiyat aklı ve sağduyuyu çalıştırır; edebi yaratıcılıktaysa bu unsurların yanında sezgiye, duyarlılığa ve tahmine, hatta eleştirel bakışın ağından kurtulmayı her seferinde başaran şansa bile yer vardır. İşte bu yüzden, yaratıcılık başkasından öğrenilmez; yaratıcı olmanın tek yolu okumak ve yazmaktır. Gerisini insan kendi başına, pes etmeden düşe kalka öğrenir.

Llosa Genç Bir Romancıya Mektuplar'da roman sanatı hakkındaki düşüncelerini aktarıyor. Konu, biçim, üslup, zaman, mekân, anlatıcı, karakter, gerçeklik gibi unsurları kapsamlı ve çarpıcı örneklerle incelemekle kalmıyor, yazım sanatıyla yaşam arasındaki ilişkiyi de sorguluyor.

2010 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar, edebiyat tutkusunun filizlendiği Peru'daki gençlik günlerinden başlayan on iki mektupta, Miguel de Cervantes, Gabriel García Márquez, Jorge Luis Borges, Julio Cortázar, James Joyce, Gustave Flaubert, Virginia Woolf, Ernest Hemingway, Alain Robbe-Grillet, Herman Melville, Marcel Proust ve Franz Kafka'nın da aralarında bulunduğu birçok yazarın eserlerini ve fikirlerini ele alıyor, hem genç romancılar için bir yol haritası çıkarıyor hem de roman sanatına aşina olanların alışkanlıklarını gözden geçirmelerini öneriyor.

26 Ocak 2015 Pazartesi

Körlük - Jose Saramago


Okuduğum en ilginç konulu kitaplardan birisidir Körlük. Saramago’nun ironi dili ise her zaman ki gibi muhteşem. Bir gün adamın biri birdenbire kör oluyor ve önce o adamla etkileşim halinde bulunan insanlar, daha sonra ise bulaşıcı bir şekilde yayılan körlüğü anlatan roman ülkenin nasıl bir karmaşaya  sürüklendiğinden bahsetmekteydi. İlk kör olan insanların bir eve kapatılması sonrasında buradaki yaşam şartları ve sıkıntıları ise okudukça yüreğimi sıktı. Bir nevi toplama kampı ortamı olan bu yaşam merkezinde yaşananlara detaylı bir şekilde yer verilmişti. Sanırım bu kitabın devamı Görmek isimli kitap, en kısa zamanda okunacaklarımın arasında çoktan yerini aldı. Çok iyi kitaplardan birisi diyebileceğim bu kitabı mutlaka okumalısınız.

Altını çizdiklerim;

 “Dikkat edilmeyince fark edilmeyen özürler, sözü edilir edilmez göze batmaya başlar”

“Yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra rastlantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalkarsak, aklımıza bir şey geldiğinde bulunduğumuz yere çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık.”

“Ölüm karşısında hınçların şiddetini ve zehrini yitirmesi beklenir. Buna karşın nasırlaşmış kinlerin hiç eskimediği ve bunun kanıtlarına edebiyatta ve yaşamda bol bol rastlandığı ileri sürülür ki bu da doğrudur.”

“Hepimizin zayıf anları olur ve ağlama yeteneğimizin olması bizim için şanstır, gözyaşları bizi çoğu kez huzura kavuşturur.”

“Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük, gören körler mi, gördüğü halde görmeyen körler”

Arka Kapaktan;

'Körlük', 1998 yılı 'Nobel Edebiyat Ödülü' sahibi Portekizli yazar Jose Saramago'nun son yıllarda yazdığı en etkileyici kitap. Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşiyor. Körlüğü, başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm ahlâki değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Ayakta kalabilenler ancak güçlü olanlardır. Koca kentte körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Portekiz'in yaşayan en önemli yazarı olan Jose Saramago, bu çarpıcı romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, basit imgelere, sıradan sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun bir anlatımla, anlatıcının ve kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monologa dönüştürerek, kurgunun evrenselleşebilmesi açısından kişilere ad vermeksizin liberal demokrasinin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmıştır. Çağdaş dünya edebiyatının bu ünlü adının öteki yapıtlarını da yakında Can Yayınları arasında bulacaksınız.

 

21 Ocak 2015 Çarşamba

Aspidistra - George Orwell


Okuduğum üçüncü George Orwell kitabı Aspidistra. Öncelikle kitaba adını veren bitkinin özelliğinden bahsetmek istiyorum. Nerede olursa olsun yaşayabilen bu zambak türü bu kitapta umudun sembolü olarak kullanılmıştır.

Antikapitalist olan ve bir işe hemen girip rahat bir hayat sürebileceği halde paraya karşı savaş açan ve şiirlerini satarak para kazanmayı amaçlayan bir adamın hikayesi Aspidisitra. Gordon'un düzene karşı çıkarak hayata tutunma çabasını anlatan bu kitabı ciddi anlamda sevdim. Doğru düzgün bir işi varken paranın ve markaların kölesi olmamak umuduyla işi bırakıp bir kitapçıda çalışan Gordon’un yaşadıkları, şiirlerinin yayınevlerinden geri dönmesi, sevdiği kadınla bile parası olmadığı için yakınlaşamaması ve  paraya olan ihtiyacının her geçen gün daha da artmasının konu edildiği bu kitap tahmin edemeyeceğim bir sonla bitti. Orwell’in kapitalizme karşı olduğunu okuduğum üç kitapta da açıkça gördüğümü söylemeden geçemiyorum. 

Arka Kapaktan;

İngiliz romancı George Orwell, Hayvan Çiftliği adlı siyasal masalında, zorbalığa dönüşen Stalin yönetimini yerden yere vurmuş; Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı ünlü yapıtında da insanlığı belleksiz ve muhalefetsiz bir totaliter toplum tehlikesine karşı uyarmıştı. Ama bu iki büyük yapıtından önce, 1930'lar İngiltere'sinde 'sınıf atlama özlemi'ni benzersiz bir kara mizahla eleştirdiği Aspidistra romanını kaleme almıştı. Aspidistra, sınıf atlama özentisindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür. Bir reklâm ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, kapitalizmin yutturmacası olarak gördüğü reklâmcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu yaşamından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır; ama romanın sürpriz sonunu yine sevgilisi yaratacaktır.

19 Aralık 2014 Cuma

İstanbul Kırmızısı - Ferzan Özpetek


Yaz sezonunda alıp kenara koyduğum kitaplardan birisini okuma şenliği sayesinde okuma fırsatı buldum. Açıkçası şenliğin en sevdiğim kısımlarından birisi de bu.
Öncelikle kitabın bir yönetmenin gözünden yazıldığı çok belliydi, her sahne insanın gözünde canlanıyordu, ayrıca filminin çekilmesi de hoş olabilir diye düşünüyorum. Çok samimi bir kitap olduğunu söylemek istiyorum, duygu ve düşünceler sade bir dille anlatılmış ki bu sayede kitabı bir çırpıda okuyuveriyorsunuz. Gezi olaylarından da bahseden bu kitap olaylara herhangi bir bakış açısı katmadan aktarıyor, bir aşkın etrafında dönen olaylarmış gibi, herhangi bir politik fikir sunmadan. Son dönemde o kadar çok politika, siyasetin içine düştük ki yazarın bize aşkı hatırlatmak istediğini sezdim. Kitabın sade dille yazılmasının yanında içinde çok güzel cümleler de bulunmaktaydı.
Altı çizili cümleler;
 “ucurtma ucurmayi bilmeyen bir erkek, bir kadini mutlu edemez”
Arka Kapaktan;
Ferzan Özpetek, doğup büyüdüğü şehir olan İstanbul'u yıllardır uzaktan gözlemliyor. Bu sevginin ve hüznün romanı olan İstanbul Kırmızısı, sanatçının sinema eğitimi için İtalya'ya gidişine kadarki İstanbul yaşantısından izler taşıyor. Mesafelerle ölçülebilen uzaklığın kişiyi bir şehre ait olmaktan alıkoyamayacağını, önemli olanın şehirde yaşamak değil, şehri yaşatmak olduğunu gösteriyor.
Filmleriyle tüm dünyada adından söz ettiren Ferzan Özpetek, romancılıkta da bir o kadar iddialı.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Kontrbas - Patrick Süskind


Yazarın daha önce "Koku" isimli kitabını okumuş ve sonrasında da filmini izleyerek hayran olmuştum. Bu sefer çok daha ince bir kitabı ile hem de bir tiyatro oyununu okudum. Kontrbas çalan bir adamın seyirci ile konuşmasını, duygu ve düşüncelerini anlattığı bu kitap sizi şaşırtacak. İlk başta kendini ve sanatını yere göğe sığdıramayan kontrbas sanatçısının aslında içinde neler hissettiğini ve sonlara doğru kontrbastan ne kadar nefret ettiğini özetle bu duygu değişimini büyük keyifle okuyacaksınız. Ayrıca Süskind’in esas mesleği ne bilmiyorum ancak müzik bilgisine ve tasvirlerine bayıldım.

Altını çizdiklerim;

“İyi olan ne varsa ölüyor, çünkü zamanın akışı iyinin karşısında” S- 17

“Çünkü müzik insani bir şeydir. Politikanın, dünyada olup bitenin ötesinde bir şey. Bütün insanlığa özgü bir şey, diyebilirim, insan ruhunu ve, insan beynini oluşturan bir temel unsur. Ve müzik her zaman olacaktır.” S- 36

 Arka Kapaktan;

Koku adlı romanı çoktan kült bir eser haline gelen Patrick Süskind, bu defa notaların dünyasına girmiş: Bir kontrbasçının öyküsünü, ses tonu giderek yükselen bir monolog biçiminde anlatıyor.

Kontrbas, cüssesiyle doğru orantılı olarak, müzisyenin evinde ve yaşamında büyük bir yer işgal ediyor. Kontrbas, müzisyenimizin hem dostu hem düşmanı; ondan kopamıyor ama onunla da olmuyor. Bu iri, hantal aletin altında eziliyor adeta. Önceleri, kontrbassız bir orkestranın düşünülemeyeceğini belirterek onu yüceltirken, monolog ilerledikçe, kontrbasa duyduğu nefret açığa çıkıyor. Ona göre bu enstrüman hep arka planda kalmaya mahkûm, bu nedenle çalanı da arka planda bırakıyor.

Süskind'in, sanatsal yaratıcılık ile memuriyet kalıpları arasındaki çelişki, hayatı cehenneme çeviren “ne onunla ne onsuz” sevgililer gibi konuları incelikle işlediği Kontrbas, ironik, sürükleyici bir kitap.

10 Kasım 2014 Pazartesi

Yolpalas Cinayeti - Halide Edip Adıvar


Yine klasiklerden bir kitap Yolpalas Cinayeti.. Küçük bir kızın çocukluğunda yaşadığı travmaların neticesinde büyüdüğünde bir adamın öldürmesi ile başlayan, içinde zengin fakir ayrımının, sınıf farkının detaylıca hissedildiği bir roman. Davanın görüldüğü mahkeme salonunda geriye dönüşlerle süslü bir roman olan Yolpalas Cinayeti okuduğum sürükleyici romanlardan birisidir.

İnce detaylara güzel yer verilmiş olan bu incecik kitabı okuduğunuzda çok seveceğinizi düşünüyorum.

Altını çizdiklerim;

“Belki de insanlar birbirlerine kanla, sınıfla değil, inandıkları şeyde iştirakle bağlanıyorlar. “ S- n45

Halide Edib Adıvar'ın 1936 yılında Paris'te kaleme aldığı bir cinayet romanı, Yolpalas Cinayeti. Bu kısa roman, Adıvar'ın güçlü anlatımını göstermesi bakımından son derece değerli. Kitap, 1900'lerin başında Şişli'de bir konakta işlenen bir cinayetin görüldüğü dava ile başlıyor ve o yılların İstanbul'una dair gözlemler eşliğinde anlatılıyor. Dönemin İstanbul'unu, kentte yaşayan aydınların Türkiye'ye ve Avrupa'ya bakışlarını, yeni yeni bilincine varılan sınıf çatışmalarını gözler önüne seriyor.

“Duygusallıkla yaklaştığımız romanlar vardır; Yolpalas Cinayeti benim için onlardan biri. Halide Edib Adıvar'ın en güçlü eserlerinden mi? Sinekli Bakkal kadar ünlü, Kalb Ağrısı kadar ince ve duyarlı, Handan kadar çarpıcı mı? Bunları bilemem. Ama Yolpalas Cinayeti'nin derin etkisi altında kaldığımı, yıllar yılı ondan izdüşümlerle yaşadığımı mutlaka söylemeliyim.” -Selim İleri

20 Ekim 2014 Pazartesi

Satranç - Stefan Zweig


Bu kitabın fotoğrafını instagram uygulamasında paylaştığım anda gelen yorumlardan anladım ki bu öyküyü sevmeyen olmamış J ben de onlardan birisiyim, hem çok hızlı hem de çok heyecanla okudum. Açıkçası içinde Nazi olayları ile ilgili herhangi bir konu olacağını da bilmeden almıştım,  sadece bir satranç oyununun insanın hayatında ne kadar büyük bir yer kaplayabileceğini ve bir adamı delirmekten uzaklaştırıp hayata bağlamış olduğunu hayretle okudum.

Zweig’ın sürgündeyken yazdığı ve intiharından birkaç ay önce yazdığı bu öykü bir çeşit veda mektubuymuş. Bu gözle bakıldığında kitap çok daha etkili oluyor.

Kısa, kolay bir dille yazılmış bu kitabın etkisi büyük…

Arka Kapaktan;

Rastlantı sonucu eline geçirdiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr. B.'nin öyküsüdür görünüşte Satranç. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.

Stefan Zweig'ın Brezilya'da sürgündeyken yazdığı ve Şubat 1942'deki intiharından birkaç ay önce tamamladığı Satranç, Avrupa kültürünün nasyonal sosyalist tehlike altında yok oluşuna işaret eder.

Avrupa kültürüne elveda derken yaşama da veda etmeyi seçen Zweig'ın son yapıtı Satranç, gerilimli kurgusu ve kahramanın ruhsal gelgitlerinin işlendiği dokusuyla, kısa ama her bakımdan etkileyici olağanüstü bir uzun öyküdür.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Suçluyorum - Emile Zola


Emile Zola’nın daha önce Germinal isimli kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Suçluyorum yine toplumsal adaletsizliğe karşı bir başkaldırı manifestosuydu. Yüzbaşı Dreyfuss’un sahte evraklarla hapse atılmasından dolayı Zola’nın Genelkurmaya yazdığı bir mektuptu. 1800’lü yıllarda bu kadar cesurca bir şeye imza atmak ta eminim ki her yazarın harcı değildi, ancak Zola’nın içindeki bu adalet ve eşitlik ateşi sanırım kendisini durdurmadı.
Kitap sadece kırk üç sayfa kadar ancak içi tamamen dolu diyebilirim, okunması kolay bir dile sahip.
Altını çizdiklerim;
“Üstelik bu insanlar uyuyabiliyorlar, eşleri ve çocukları var, onları seviyorlar!” S- 27
“Gerçek toprağın altına kapatıldığı zaman, orada öyle bir toplanır öyle bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün her şeyi kendisiyle birlikte havaya uçurur.” S- 33
Arka Kapaktan;
19. yüzyıl sonları Fransa'sında, Yahudi kökenli bir subayın, Yüzbaşı Alfred Dreyfus'ün haksız yere casuslukla suçlanmasıyla patlak veren Dreyfus Davası, yalnızca bir hukuk ve ayrımcılık skandalı değil, aynı zamanda başta ordu ve yargı olmak üzere ülkenin tüm kurumlarını temellerinden sarsan bir toplum olayıydı. Tam 12 yıl sonra Dreyfus'ün aklanmasıyla sonuçlansa da, Üçüncü Cumhuriyet ve çağdaş Fransa'nın tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Bu dava çevresinde gelişen çalkantıların keskinleştirdiği güçler dağılımı, kilise ve devlet işlerinin ayrılması gibi sarsıcı önlemlerin alınmasına, sağdaki milliyetçiler ile soldaki antimilitaristler arasında uzun sürecek bir bölünmenin doğmasına yol açtı.
Büyük romancı Émile Zola, 13 Ocak 1898 günü bir gazetede yayınladığı Suçluyorum başlıklı açık mektubuyla, Dreyfus'e yapılan haksızlığın karşısına dikilen Fransız aydınlarının sözcüsü oldu. Artık bir klasik niteliği kazanan ve onurlu aydın başkaldırısının görkemli bir örneği olan Suçluyorum'u Tahsin Yücel'in çevirisi ve önsözüyle sunuyoruz.

2 Ekim 2014 Perşembe

Albaya Mektup Yok - Gabriel Garcia Marquez


Yalnızlığın ve beş parasızlığın tanımının en iyi yapıldığı kitaplardan birisi olduğunu düşündüğüm kitap Marquez’in şahane kaleminden olduğu için bu etkiyi yaratıyor. Emekli bir albay, karısı ve bir dövüşlerde üzerinden para kazanmayı planladıkları bir horozu anlatan kitapta çok çarpıcı cümleler bulunmaktaydı. Albay’ın hissettikleri, hastalıkları ve kitabın sonunda yaşamın şifresini bulması bence hayli etkileyiciydi.
Marquez’in sadece yetmiş sayfa ile anlattığı bu öykü diğer kitapları kadar keyifli olmasa da okunmaya değerdi.
Altını çizdiklerim;
“Sansürcülerin basılmasına izin verdiği satırların aralarını okumak zor.” S- 19
“İnsanlık bir bedel ödemeden ilerleyemiyor.” S- 26
“Böyledir işte, insanın nankörlüğü sınır tanımaz.” S- 30
“Umut karın doyurmaz…
Karın doyurmaz ama insanı ayakta tutar” S- 45
“Yoksulluk şekerin en iyi ilacıdır.” S- 54
Arka Kapaktan;
Albaya Mektup Yok, çağımızın en büyük yazarlarından Gabriel García Márquez'in en güzel uzun öykülerinden biri. Ülkesi uğruna savaşarak yaptığı hizmetlerin karşılıksız kaldığını anlayan, emekliye ayrılmış yaşlı bir askerin öyküsü. Bir türlü gelmeyen emekli aylığını her cuma günü karısı ve horozuyla birlikte bekleyen emekli bir albayın komik, ama bir o kadar da trajik hikâyesi. Gabriel García Márquez'in 1982'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülmesinde, hiç kuşkusuz, Albaya Mektup Yok'un da payı var. Büyülü gerçekçilik ustasının anlattığı her sahne, karakterlerin her davranışı, umarsız görünen bir dünyada yaşama sevincinin türküsünü söylüyor, ölüme ve yalnızlığa meydan okuyor. Her cümle, yaşamın uçsuz bucaksız boşluğunun suskunluğunu kırıyor. "İmge, gerçekliğe ulaşmanın aracıdır," diyen Gabriel García Márquez'in buruk bir alaycılık içeren bu öyküsü neredeyse görsel bir edebiyat başyapıtı.