doğan kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğan kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2017 Cuma

Huzursuzluk - Zülfü Livaneli


Yine bir Livaneli klasiği… Akıcı bir dil, araştırmalara dayanan, bilgi veren bir roman. Bu sefer ki konu ise çok yakın geçmişten geliyor.. IŞID kamplarında tutsak olan bir Ezidi kız olan Meleknaz ile Mardinli Hüseyin’in aşkını anlatan kitabın aslında daha uzun olmasını beklerdim. Çünkü bana göre konu çok sağlam ve daha uzun bir roman olmalı, daha detaylı bilgi alabilmeliydik. Hüseyin’in Amerika’da öldürülmesinden sonra gazetecilik yapan çocukluk arkadaşı İbrahim Mardin’e gidiyor ve Meleknaz ve İbrahim’in yakınları ile sanki röportaj yaparmış gibi hikâyenin detaylarını öğrenmeye başlıyor.

Anlatılanlarda bizleri çok rahatsız edebilecek detayların da bulunduğu kitapta esas üzerinde durulan insan hakları ve eşitliği olmuş. Her kim ne inanca, ne dine, hangi renge, kültüre mensup olursa olsun aslında bir insan olduğu ve birey olduğu için kendisine değer verilmesi gerektiğinin üzerine sıkı sıkı basılmış. 

Kitapla ilgili olarak ise arka kapağında “Ortadoğu” kelimesini gördüğümde orada yaşanan ve haberlere konu olmayan bazı farklı detaylar okuyacağımı düşündüm sanırım, ama maalesef ki televizyonlarda bunun çok daha ağırlarını izledik ve tanık olduk. O yüzden sanırım kitabın uzun olmasını talep etmemin sebebi budur. 

Konu itibarı ile biraz Sinan Akyüz’ün İncir Kuşları isimli kitabında yazdıklarına benzettim… 

Neden mi, çünkü savaşlarda en büyük acıyı hep kadınlar çekiyor.

Altını çizdiklerim;

Asil insanların en neşeli anlarında bile bir hüzün vardır, daha düşük ruhlar ise en sefil zamanında bile neşelidir.

Kalbinde ona inanç olduktan sonra ne farkı var, hepimizin onun kulları değil miyiz?

Bu dünyada hiçbir şey insanları söz kadar etkileyemez. Orta-şark da sözün zirveye vurduğu yerdir, hiçbir bölgenin şiiri, menkıbesi, masalı bu kadar kuvvetli, insanın yüreğine işleyen kudrette değildir. İşte bu yüzden bizim buralarda şairler büyücü sınıfına girer. İnsanları güzel sözlerle büyüledikleri için.

Merhamet keskin bir kılıç; merhamet gösterenin kabzasından tuttuğu ama karşı tarafı yaralayan bir kılıç.

İnsanları pençesine almış, çöl hecirleri gibi hepimizin ağzını kan içinde bırakan "harese"den kurtulmak için yazıyorum ve zaman zaman kendimi şu sözü tekrarlarken yakalıyorum: 'Ben bir insandım!'"


8 Mart 2016 Salı

1Q84- Haruki Murakami


Yanımda taşımakta zorlandığım, hafta içi ofiste, hafta sonları da evde okuyarak yaklaşık 10 günde bitirdiğim kitap 1Q84. Açıkçası kalınlığından dolayı biraz gözümü korkutmakta olduğundan bir yıldır kitaplığımda beni beklemekteydi. Sınavlardan sonra bir hızla okumaya başladım, okurken beni çok sıkmadı ama bu kitabın abartıldığı kadar bir başyapıt olmadığını düşünüyorum. Çünkü daha önce Murakami’den Sahilde Kafka ve İmkânsızın Şarkısını okumuş ve onları çok beğenmiştim.

1Q84 onlar kadar başarılı bir roman değil. Kurgusu güzel, Aomame adında bir kız ve Tengo adında bir adamın hikâyesini anlatmakta. Bu kişiler garip bir şekilde birbirine bağlı ancak bunu kitabın ortalarına kadar anlayamıyoruz. Ayrıca kitapta doğaüstü olgulardan da bahsediliyor, Little People, Pupa Hava (havadan koza anlamında), Maza ve Douta gibi ilginç bir sürü konu var.

Ancak Murakami’nin genel tarzı olan, müzik, yemek, tren ile seyahat detayları ve başka kitaplardan alıntılar (özellikle George Orwell’in 1984’ü) gibi o kadar çok detay ve tekrar var ki bir zaman sonra sizi esas konudan uzaklaştırıyor. Sanki kitap uzasın diye oraya eklenmişler gibi.  Yine de kitap bu kadar kalın olmasına rağmen akıcı bir şekilde okunabiliyor. Tekrarlar dışında sıkıcı bir konu değil, hatta ilginç bile diyebilirim.

Ve cevapsız sorular;

- Tengo’nun gerçek babası kim?

- Tengo’nun yaşça büyük kadın arkadaşına ne oldu?

- Aomame ve Tengo bu hamilelik işini nasıl kolayca kabullendi? Aomame, bebeğin babasının Tengo olduğunu nasıl anladı?

- Öncüler nerede?

- Little People kitabın başında o kadar aktifken, sonrasında neden kayboldu? vb.


Okumayanların gözü korkmasın diyeceğim, aslında bu kitaba harcanacak zamanı başka kitaplara ayırmanın daha mantıklı olduğunu düşünüyorum.  Yine de tercih okurların. 

14 Ocak 2016 Perşembe

Konstantiniyye Oteli - Zülfü Livaneli


Zülfü Livaneli’nin kalemini çok seviyorum, bu kitabını da sevdim ancak diğer kitapları kadar değil. İnanılmaz bir bilgi yüklemesi var okuyucuya, bu her ne kadar güzel olsa da, zaman zaman esas hikayeden koptuğumu hissettim. Ben okuyucuya sürekli bilgi yüklemesi yapan değil – Buket Uzuner ve Ahmet Ümit’de öyledir-  hikayesine kesintisiz devam eden romanları sanırım daha çok seviyorum.  Kitapta her kesim siyasete bir gönderme söz konusu, Livaneli bu konuda çok zekice ve yerinde kullanıyor kalemini.

İstanbul’da lüks bir otel açılışı ve bunu organize eden Zehra’nın hikayesi kitabın konusunu oluşturmakta. Bu davete gelen görgülü, görgüsüz, kibar, kaba, köylü, Avrupalı, politikacı, doktor, metres, avukat ve daha sayamayacağım her türden kişinin davetli listesinde olduğu bir açılış yemeği düşünün. Bu kişilerin hepsinin bir olayı var ve bunlar parti parti bize aktarılmakta, kurgu olarak muhteşem ama bunu es geçmek istemiyorum. Yine de Livaneli okuyacaksanız başka kitaplarından başlamanızı tavsiye ederim.

Altını çizdiklerim;

“Bu dünyada o kadar çok aşk sözü ediliyor ki, adının anlamını düşünmediğin gibi aşkın anlamını da düşünemiyorsun artık. Kapitalizmin mal satmak için kullandığı sözcüklerin başında aşk geliyor, aşktan kusacak hale geldik.”

“İnsanlara gülmek yakışır; bu yüzden objektife bakan herkes az ya da çok gülümser. Hiçbir hayvan gülmediği için belki de bu, insanların kendilerini yüceltmeleri anlamına geliyordur; gülmek bu yüzden seviliyordur.”

Arka Kapaktan;

2014 yılı Aralık ayının son günleri… Yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli'nin açılış günü ve erken bir yılbaşı kutlaması… İstanbul'un seçkin, kalburüstü simaları, Sultanahmet'teki eski Bizans sarayının kalıntıları üzerine yapılan otelde bir araya geliyor. Aralarında kimler yok ki? Politikacılar, belediye başkanları, Amerikan büyük elçisi, Fener Rum patriği, ünlü gazeteciler, gazete patronları, televizyon "yıldızlar"ı, eski ve yeni zenginler, büyük iş adamları…

İstanbul'un yüzlerce yıldır yeraltında yatan ölüleri de davete çağrılmadıkları halde arzı endam etmekte sakınca görmeyip bu cümbüşe dahil oluyorlar. Ve elbette, bir otelin olmazsa olmaz çalışanları, garsonları, komileri, güvenlik görevlileri…

Velhasıl Konstantiniyye Oteli, aslında binlerce yıllık koskoca bir şehir olarak çıkıyor karşımıza. Değişen, dönüşen, ama barındırdığı şiddet nedense aynı kalan bir şehir…


26 Mart 2015 Perşembe

Edebiyat Mutluluktur - Zülfü Livaneli


Her okurun, her yazar adayının, her yazarın okuması gereken bir kitap Edebiyat Mutluluktur. Zülfü Livaneli çok başarılı romanlarının yanı sıra deneme türünde de ne kadar akıcı ve güzel yazabileceğini bu kitapla biz okurlara göstermiş. Kitabı okurken baştan sona sanki bir seminer dinliyormuşum gibi hissettim. Edebiyat ve yazmak üzerine nasihatler, kendi hayatından örneklemeler ve hayran olduğu yazarlardan alıntıların içinde kayboldum. Bunca zamandır neden okumadığıma da hayıflandım.
Altını çizdiklerim;
Kapitalizmin kafa karıştırıcı ürün pazarlama tekniklerinden kurtulmanın tek yolu, kendi okuma zevkinize güvenmektir.
Tanrı bile insanlara kitaplar yoluyla seslendi.
Kanayan vicdanlar karşısında hiçbir rejim ayakta kalamaz.
Çünkü edebiyatın malzemesi doğrudan doğruya hayattır ve edebiyat sıkıcı bir şey değildir, bir zevk meselesidir. İnsanlar zevk aldıkları için kitap okurlar.
Arka Kapaktan;
Evrensel müzisyen kimliği bir yana, sanat hayatına edebiyatçı olarak başlamış, öykü ve romanlarıyla bütün dünyada kendine okur bulmuş bir usta kalemden ufuk açıcı denemeler.
Zülfü Livaneli, Vatan gazetesindeki köşesinde çok zevk aldığı, hayatını adadığı edebiyat konusunda görüşlerini paylaşmak ve özellikle de "yüreğini kanatlandıran sözlere sevdalanmış" yazar adaylarına faydalı olmak için "Edebiyat Notları" yazmaya başlamıştı. Don Kişot'tan Karacaoğlan'a,
Tolstoy'dan Yaşar Kemal'e, Güneş-Dil Teorisi'nden Nâzım Hikmet'e, film müziklerinden @ işaretine kadar pek çok kişi ve konuya değinen bu yazılar kısa sürede büyük ilgi gördü, sadık bir okur kitlesi oluşturdu. Edebiyat Mutluluktur'da bu yazılardan ince elenip sık dokunarak seçilmiş yazıları ve Livaneli'nin "Benim Gözümden Yaşar Kemal" ve "Edebiyat Üzerine" başlıklı iki konuşmasını bulacaksınız.

10 Temmuz 2014 Perşembe

Ustam ve Ben - Elif Şafak


Yapılan onca eleştiriden sonra bu kitaba biraz önyargılı baktığımı itiraf ediyorum. Aynı zamanda önyargımda ne kadar haksız olduğumu gördüğüm için de seviniyorum. Çünkü kitabı çok beğendim.16. yüzyılda Hintli bir fil bakıcısının Mimar Sinan ile çalışmasını konu alan bu kitapta özellikle tasvirlere bayıldım. Sadece yer ve kostüm değil, hislerin de tasvirlerine bayıldım. Mimar Sinan’ın nasıl bir deha olduğunu söylemeye zaten gerek yok, o yıllarda yaptığı eserler hala günümüzde ayakta ve hala hayranlıkla izlenmekte. Hikâyenin Mimar Sinan’ın değil de onun kalfalarından birisinin gözünden anlatılması ise sanki olayları daha gerçek yapmış, gerçeklikle belki de alakası olmasa da bazı yan karakterler romanı daha eğlenceli ve heyecanlı hale getirmiş. Ve bu kitaptan sonra biraz daha tarih okumaya karar verdim, bence bir kitap sırf başka tarzlara bizi yöneltiyorsa amacına ulaşmış demektir.

Altını çizdiklerim;

“Araplar, Kürtler, Nesturiler, Çerkezler, Kazaklar, Tatarlar, Arnavutlar… Bu insanların her biri kendi yolunda yürüse de gölgeleri birbirine değiyor, dolanıp düğüm oluyordu.” S- 46

“Hayatımızın bir haritası varsa şayet, yollarda değil, yol ayrımlarında çizilmekte. İki şey arasında tercih yaptığımız o kısa, kısacık anlarda. Göz açıp kapayana kadar değişir kaderimiz, tek bir kararla.” S- 80

“Takvada sahtekâr olacağına, günahında samimi ol, daha iyi.” S- 91

“Bütün sevdiklerini gömüp nefes almaya devam etmek, lanettir.” S- 273

“Hayatta hiçbir şey, dışa vurulamayan kızgınlık kadar zarar vermez insan ruhuna.” S- 374

Arka Kapaktan;

Öğrenme aşkıyla geçti ömrümüz, aşkı öğrenemesek de…

Tarihimizin en önemli ve çalkantılı dönemlerinden biri olan 16. yüzyılda İstanbul… Hindistan’dan gelen beyaz bir fil ve onun sırlarla dolu bakıcısı: Çota ile Cihan. Filbaz aynı zamanda bir üstadın çırağı. Ustası ise Sinan.  Bu toprakların yetiştirdiği en büyük mimar.

Elif Şafak’ın muazzam hayal gücü ve zengin diliyle Osmanlı tarihinin derinliklerine doğru şaşırtıcı bir yolculuğa çıkıyoruz. Karşılıksız bir aşk, iktidar kavgaları, yobazlığın ortasında yeşeren sanat ve beklenmedik bir ihanet…

Bir tarafta bilime ve öğrenmeye inananlar, bir tarafta gelişmeyi durduranlar...

 Ustam ve Ben, tarihi kişiliklerin, camilerin, kütüphanelerin, türbelerin, köprülerin resmigeçit yaptığı, rengârenk, canlı, sürprizlerle dolu bir dönem hikâyesi…

Öyle bir hayal dünyası ki içindeki konular ve tartışmalar günümüze dair de çok şey söylüyor. Uzun süre hafızalardan silinmeyecek, çok konuşulacak bir roman.

“İstanbul dediğin unutkanlıklar şehri. Orada her şey suya yazılmış. Ustamın eserleri hariç, onunkiler taşa kazınmış. O taşlardan birine bir sır sakladık. Çok zaman geçti üzerinden, nice alametler birikti ama hâlâ orada olmalı, bıraktığımız noktada. Bilmem bulan çıkar mı? Bulsa bile anlar mı? Ustamdan geriye kalan yüzlerce eserden ve binlerce, binlerce taştan bir tanesi var ki, altında gizli Arzın Merkezi.”

9 Nisan 2014 Çarşamba

Son Ada - Zülfü Livaneli



Biliyorsunuz ki her ayın 1’inde #kitapkardeşliği okuma grubumuz ile bir kitap seçip okumaya çalışıyoruz. Bir önceki ayda öneriler toplanıyor ve elemelerde en çok oy alan kitap aybaşında okunmaya başlıyor. Okuduğumuz süre boyunca da okuma hallerimizi, altını çizdiğimiz cümleleri facebook, twitter ve instagram da diğer kardeşlerimiz ile paylaşıyoruz. Kitap okumak zaten çok keyifli ancak bunu bir grupla birlikte yaptığınızda çok daha keyifli bir hale geliyor. Sizin hoşunuza giden bir cümle başka birisi tarafından paylaşılmış olduğunu gördüğünüzde gülümsüyorsunuz. Fazla uzatmıyorum bu ay için ben başka bir kitaptan yana oyumu kullanmıştım ancak seçilen kitabı daha önce okumadığım için ben de varım dedim. İyi ki de demişim….
Zülfü Livaneli’nin kalemini çok severim, gayet sade bir dille olayları anlatmasına bayılırım, ancak bu kitabın yeri bende çok ayrı oldu. Konuda biraz distopya, ütopya, Sineklerin Tanrısı ve biraz Hayvan Çiftliği tadını hissettim. İsimsiz anlatıcının son sığınak, son insani köşe olarak adlandırdığı son adadaki yaşamın, yine insanlar tarafından ne hale getirildiğini içim burkularak okudum. Sadece 40 hane aileden oluşan ve huzur içinde yaşayan insanların, para, güç ve iktidar hırsı ile yaşadıkları cennet köşeyi ne hale getirdiklerine inanamadım.   Mutlaka okuyun, bence bu kitap Zülfü Livaneli’nin ustalık eseridir. Bir de unutmadan, filmi yapılmalı kesinlikle…
Altını çizdiklerim;
“Her yerde kötülük çok kuvvetli ve zor yeniliyor. İyilik daha zayıf kalıyor.”  S-66
“Dünyada kötülük daha örgütlü ve daha planlı, iyiliğin içinde zaten bir saflık var. Bu yüzden dünyanın her yerinde kötülük saflığı yeniyor.” S- 67
“Şiir silahtan güçlüdür.” S-85
“Halk dediğin değişken bir şeydir. Bugün böyle davranır yarın tam tersini yapar. Teşvik ve tehdide bağlı…” S- 91
“Biz insanlar evren hakkında düşünürüz, yargılara varırız ama evrenin bizim hakkımızda ne düşündüğünü hiç merak etmeyiz.” S-97
“Korku nefreti, nefret korkuyu besliyordu.” S- 124
“Bunalan insanların, yalan bile olsa bir umuda sığınma ihtiyaçları, gerçeği söyleyenlerden nefret etmesine yol açıyor.” S- 151
Arka Kapaktan;
 "Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir."
-Yaşar Kemal-
 
Son Adanın adsız anlatıcısı, adını kendisinin koyduğu bu yeri "son sığınak, son insani köşe" olarak niteliyor. Anlattığı, nerdeyse bir ütopya: "Herkes elinden geldiği kadarını, içinden geldiği kadarını yapıyordu." Ancak bu durum uzun sürmez: Ülkenin darbeci başkanının emekliliğini huzur içinde geçirmek için adaya yerleşmesi, bu cennet adada yaşayanların huzurunu kaçıracaktır.
 
Başkan, Son Adayı her tür "anarşi"den kurtarmaya kararlıdır. Adanın halinden hoşnut toplumunu "çoğunluğun oyları neyi işaret ediyorsa onu yaparak" oluşturduğu "kurul"lar eliyle yönetmeye, adanın ağaçlıklı yolunu "park ve bahçe geleneklerine göre düzenlenmiş" bir hale getirerek başlar. Görünüşte her şey demokratik geleneklere uygundur.
 
Ütopya tam bir distopyaya dönüşürken, başta martılar, bu gidişe başkaldıranlar da vardır...
 
 "Livanelinin bu benzersiz yaratıcı romanında, insan yapısı otoriteyle karşı karşıya... Yazar bizi dünyamız üzerinde yeniden düşünmeye çağırıyor. Mutlaka okunmalı."
-Prof. Lenore Martin, Harvard Üniversitesi-
 
 
"Romanı bitirdiğinizde, bir yurdu yok eden kişilerin, küçük bir adayı da kolaylıkla yok etmesinin doğal olduğunu anlıyorsunuz."
-Hasan Akarsu, Cumhuriyet-
 

7 Şubat 2014 Cuma

Zargana- Hakan Günday



Küçük yaşta yetimhaneden kaçan bir çocuğun dört kişinin tecavüzüne uğramasının ardından kendisinin artık bir insan değil, bir zargana olduğuna inanması ile başlayan bir kitaptı. Zargana gün geçtikçe güçlenmiş, akıllanmış, âşık olmuş ve daha birçok şeyi yaşamıştır. Bazı yerlerde çok çarpıcı olmakla birlikte Zargana’nın diğer insanlara kendi hayat oyununu tiyatro gibi sahneletmesi çok ilginçti. Hakan Günday’ın Kinyas ve Kayra’sını okurken biraz zorlanmıştım ama Zargana neredeyse bir günde bitti ve tadı damağımda kaldı.
 
Altını çizdiklerim;
“İnsanları anlamak zor değil. Hepsinin de doğum izleri gibi karakter izleri var sağlarında sollarında. Biraz dikkatli bakmak yeter.” S- 13
“Cahil ile anarşist arasındaki fark tüy kadardır. O aradaki tüyüm üzerinde durur bütün okunan kitaplar.” S- 17
“Öldürülmemiş bir tecavüz kurbanı pimi çekilmiş bir el bombası kadar tehlikelidir. En olmadık intikam biçimlerini hayal eder ve ilk fırsatta gerçekleştirmeye çalışır.” S- 95
“bizim yaşamamız için tek bir neden var. O da aşk. Onun dışındaki her şey dekor. Üzerinde yaşadığın dünya biz aşık olalım diye yaratılmış.” S- 177
Arka Kapaktan;
Türk edebiyatında şimdiden farklılığını kanıtlamış olan Hakan Günday, Zargana'da bunca karmaşık bir öykünün altından yalın ve duru bir anlatımla kalkıyor. Hayat, varlık, hiçlik, oyun, zeka, kudret ve acizlik arasında gidip gelen bir metin.
 

20 Ocak 2014 Pazartesi

Serenad - Zülfü Livaneli


Zülfü Livaneli’nin kalemini gerçekten seviyorum. Daha önce de “Kardeşimin Hikâyesi” ve “Engereğin Gözü” isimli kitaplarını burada yorumlamıştım.
Serenad okumakta geç kaldığım romanlardan bir tanesiydi. Hikâyenin ana karakteri Maya Duran ve Maximillian Wagner’a bayıldım diyebilirim. Farklı yerlerde yaşamış olan Maya’nın anneannesi ve babaannesinin hikâyesi, Wagner’ın eşi Nadia ve hep bir ırkın kendini diğerinden üstün görmesi sonucu tarih boyunca yaşanan acılar, eziyetler bu kitapta toplanmış ve birbirine geçen hikâyelerden bir roman yaratılmış gibiydi. İçinde tarih geçen romanları daha çok seviyorum sanırım, daha çok inanarak okuyorum.
Sonuç olarak benim gibi okumakta geç kalanlar varsa kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap Serenad, film izler gibi okuyacak ve pişman olmayacaksınız.
Altını çizdiklerim;
“Hepimiz içimizde, gizli, nazik davranışlarla üstü örtülen ama bir tehdit algıladığımız zaman hemen o keskin dişleriyle ortaya çıkan bir timsah taşıyoruz.” S- 10
“İnsan ancak yapabileceğini isterdi. “istemek” kavramı, “dilemek ”ten ve “hayallere dalmak ”tan farklı bir şeydi. Bedelini göze almakla, gereğini yapmakla ilgili bir şeydi.” S- 28
“Bilgi ne garip bir şeydi. Şişede hapsedilmiş bir cin gibi yıllarca duruyor, senin gelip kapağını açacağın günü bekliyordu.” S- 213
“İnsanların kendi milletini veya kendi inancını diğerlerinden daha üstün görmesi, ne korkunç olaylara, ne büyük acılara neden oluyordu bu dünyada!” S- 217
Arka Kapaktan;
Her şey, 2001 yılının Şubat ayında soğuk bir gün, İstanbul Üniversitesi'nde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran'ın (36) ABD'den gelen Alman asıllı Profesör Maximilian Wagner'i (87) karşılamasıyla başlar.
1930'lu yıllarda İstanbul Üniversitesi'nde hocalık yapmış olan profesörün isteği üzerine, Maya bir gün onu Şile'ye götürür. Böylece, katları yavaş yavaş açılan dokunaklı bir aşk hikâyesine karışmakla kalmaz, dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir.
Serenad, 60 yıldır süren bir aşkı ele alırken, ister herkesin bildiği Yahudi Soykırımı olsun isterse çok az kimsenin bildiği Mavi Alay, bütün siyasi sorunlarda asıl harcananın, gürültüye gidenin hep insan olduğu gerçeğini de göz önüne seriyor.
Okurunu sımsıkı kavrayan Serenad'da Zülfü Livaneli'nin romancılığının en temel niteliklerinden biri yine başrolde: İç içe geçmiş, kaynaşmış kişisel ve toplumsal tarihlerin kusursuz dengesi.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Kaiken - Jean-Christophe Grange



Kitap Kardeşliği bünyesinde okuduğum kitaplardan birisiydi Kaiken. Okumaya başlamadan önce Japon felsefeleri hakkında daha çok bilgi sahibi olup, enteresan kurallar, gelenekler öğrenebileceğimi zannetmiştim ama tahminlerim çok doğru çıkmadı. Hikaye güzeldi ama kurgusu sıkıcıydı. Gerçek katilin kim olduğu belli olduktan sonra gereksiz bir uzatma vardı diyebilirim. Macera ve gizemli, şaşırtıcı romanları seviyorum ancak Kaiken bu talebimi tam anlamıyla karşılayamadı. Hikayede ayrıntılara hiç önem verilmemiş, baştan savma konular ortaya serpiştirilmiş gibi hissettim. Şaşırtıcı olması için çaba sarf edilmiş, okuyucu ters köşeye yatırılmaya çalışılmış ama bu konuda da çok başarılı olunamamıştı.  Yine de Grange hayranlarının okumadan duramayacağı bir kitap olduğunu zannediyorum.

Altını çizdiklerim;

“Çünkü aşk diğerinin duygusuyla beslenirdi. Coşku olmadan kalp durur, duygusuzlaşırdı. Tüm paylaşma yetisini kaybederdi. Sonunda da içine kapanarak yalnızlığıyla kendini korumaya çalışırdı.” S- 31

“Yasalar suçluları koruyordu, bu pekala bilinen bir şeydi.” S- 43

“Kalplerin uzaklaşması, bedenlerin uzaklaşması ile başlardı.” S- 72

Arka Kapaktan;

Doğan güneş karardığında, geçmiş, çıplak bir kılıç gibi keskinleştiğinde, Japonya artık bir anı değil, kabus olduğunda, Kaiken’in zamanı gelmiş demektir.

26 Haziran 2013 Çarşamba

Hasret - Canan Tan



İçinde gerçek yaşamdan kesitler bulunan romanlara oldum olası bayılmışımdır. Romana inanmamı, samimiyetini hissetmemi kolaylaştırır. Hasret’te böyle bir romandı. Kurtuluş Savaşı öncesinde Müslüman bir adam ile Rum kadının aşkını ve Müslüman ailenin kızı reddetmesi sonucunda yarım kalan bir hikâyeyi anlatıyordu. “Kavuşamazsan aşk olur” sözünün doğruluğunu kanıtlar gibiydi. Tacettin ve Patricia’nın aşkı hızlı ve tutkulu bir şekilde başlıyor, ancak mübadele sırasında devlet eliyle aralarına kapatamayacakları bir mesafe koyuluyor. Birçok yerinde gözlerimin dolmasına engel olamadığım bir roman okudum. Canan Tan’ın özellikle mübadele konusunda yaşananlar hakkında çok araştırma yaptığı ve konuyu gerçekliği ile yazmayı hedeflediği çok açıktı. Bazı kitaplar boşuna çok satanlar listesine girmiyor, okunmalı mutlaka…
Altını çizdiklerim;

“Din, dil, köken gibi değerler, kimseye zorla kabul ettirilemezdi.” S- 89
“Doğduğumuz, büyüdüğümüz, bin bir sevinç ve üzüntüyle yoğrularak üzerinde yaşadığımız memleketimizden koparılıp, bilmediğimiz diyarlara göçüyoruz. Ve o diyarların adına vatan diyoruz. Köklerinden sökülmüş ağaçların başka topraklarda kök vermesi kolay mı?” S- 144

“İmkânsızlıkların farkında olsa da ümit etmekten vazgeçmiyordu insan.” S- 204

“Büyük acılarla yara almış insanlara, “zaman her şeyin ilacıdır” lafı küfür gibi gelir.” S- 208
“Yeni doğan her bebek yeni bir umuttu. Umudu avuçlarında taşırdı bebekler…” S- 310

Arka Kapaktan;
Lozan antlaşmasının öncesinde imzalanan mübadele sözleşmesi, bir buçuk milyona yakın insanı yerlerinden yurtlarından ederken, geride parçalanmış hayatlar, boynu bükük aşklar ve nesiller boyu sürecek hasret hikâyeleri bırakacaktır.

Tıpkı Tacettin’le Patricia’nın hikâyesi gibi…  

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Kardeşimin Hikâyesi - Zülfü Livaneli


Ahmet Arslan aşırı derecede takıntılı, hiçbir canlıya dokunamayan, hayatın gerçeklerinden ve sosyal hayattan kaçarak kitaplarına ve Podima köyündeki evinde kendisine güvenli duvarlar inşa etmiş, burada huzurla yaşayan bir adam. Zaman zaman garip hayaller görüyor ve gördüklerinin gerçek olduğuna inanıyor. Hayatı o kadar tekdüze ve yalnız ki hayalleri bile her sabah aynı şekilde başlıyor. Podima köyündeki bir cinayet vakası ve bunu araştırmaya gelen gazeteci kız ile tanışması ve ona daha önce hiç kimseye anlatmadığı ikiz kardeşi Mehmet’in hikâyesinin masal gibi, edebiyatı son derece güzel şekilde kullanarak, diğer yazarlardan romanlardan alıntılar yaparak anlatmasının romanıydı. Aşk, kıskançlık, takıntı, kibir, ego, heyecan her şey vardı romanda. Edebiyata ve okumaya verilen önemin bu kadar ön planda tutulduğu başka bir roman okumadım. Sonu ise gayet ilginç ve kurgusu çok başarılıydı. Kısacası ben bayıldım, lütfen okuyun, okudukça film izler gibi hissedeceksiniz.
Altını çizdiklerim;
“İnsan soyunun duygularını anlatan, psikolojik derinliklerine inebilen tek bir birikim vardır: O da edebiyat.” S- 20
“İnsanın kaderini bilmesinden daha korkunç ne olabilir? Herkes öleceği günü saati bilseydi, geriye sayım ne kadar zor olurdu, düşünsenize.” S- 31
“Edebiyat, hayatı anlamanın tek yoludur.” S- 84
“Birine âşık olmak, gözü bağlı olarak, bir uçurumun kıyısında yürümek demektir.” S- 108
“Dünyanın en tehlikeli duygusu aşktır. İnsanları felakete sürükler.” S- 169
“Mutlu olabilmenin tek şartı “unutmayı” başarabilmekti.” S- 185
“İnsanın en kötü yalanı, kendine karşı olandır.” S- 222
“Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar, ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse korkmaz!” S- 236
Arka Kapakta kitabında içinde de birkaç defa geçen bir cümle kullanılmış…
“Aşk, bir uçurum kıyısında gözü bağlı yürümektir…”