kitapkardesligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitapkardesligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2015 Pazartesi

Bülbülü Öldürmek - Harper Lee

 


Kitap Kardeşliği Mart ayı için seçilen ve benim de okunacaklarımın arasında olan bu kitap beni gerçekten etkiledi. Özellikle önyargıları üzerine kurulu olan kitabın içinde ırkçılık, ötekileştirme ve suçlama gibi kavramlar küçük bir kızın azından anlatıldığı için daha da etkileyici olmuştu. Hele ki bu kitabın Amerika’daki buhran zamanlarında yazılıdğı hesaplanırsa, aynı zamanda cesur da bir roman olduğu söylenebilir. İnternette yaptığım araştırmada yazarın biraz da otobiyografi tarzında bu kitabı yazdığını öğrendim. Harper Lee’de romanın başkarakteri Scout gibi küçük bir kasabada büyümüş ve babası avukatmış, romanda geçen zenci adamın yargılanması da aynen onun hayatında da gerçekleşmiş. En sevdiğim karakter ise Atticus yani babalarıydı, adam tam bir bilge ve sanırım herkesin gelecekte olmak istediği ebeveyn örneğidir.
Altını çizdiklerim;
Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır.
İnsanın hiçbir şekilde değiştiremeyeceği koşullarda yalan söylemesi gerekir.
Arka Kapaktan;
1960 yılında yayımlandığından bu yana bütün edebiyatseverlerin gönlünde özel bir yer edinen, Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek Amerika’nın güneyinde yaşanan ırkçılığı ve eşitsizliği bir çocuk kahramanın, Scout Finch’in gözünden anlatıyor.
Harper Lee, kullandığı yalın ama çarpıcı dil aracılığıyla adalet, özgürlük, eşitlik ve ayrımcılık gibi hâlâ güncel temaları, Scout’un büyüyüş öyküsüyle birlikte dokuyarak, iyilik ve kötülüğü hem bireysel hem de toplumsal düzeyde mercek altına alıyor.
Bir “zenci”nin haksız yere suçlanması üzerinden gelişen olaylar; önyargılar, riyakârlık, sınıf ve ırk çatışmalarıyla beslenen küçük Amerikan kasabasının sınırlarını aşıp, insanlar arası ilişkide adaletin ve dürüstlüğün önemini anlatan evrensel bir hikâyeye dönüşüyor. Etkileyici gerçekliğiyle ürperten, “insani” vurgusuyla sarıp sarmalayan, çağdaş dünya edebiyatının en önemli örneklerinden biri olan bu klasik roman, Ülker İnce çevirisiyle tekrar Türkçede.
"İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır."

22 Aralık 2014 Pazartesi

Fi - Akilah Azra Kohen




Bu kitapla ilgili o kadar çok paylaşım görmüştüm ki, okunacaklarımın arasına hemen eklemiştim. Kitap Kardeşliği grubumu da Aralık ayı kitabı olarak bunu seçtiğinde hiç düşünmeden ben de varım dedim. Fi, genel anlamda güzel ama bir o kadar da dağınık bir kitap. Bir psikoloğun yaşadıklarını anlatırken bir yandan da kişisel gelişim anektodlarını size aktarıyor. Sevdin mi derseniz, gönülden evet diyemeyeceğim ama şunu da atlamamak lazım ben kişisel gelişim okumayı seven birisi değilim. Kitabın devamı da var Çi isminde. Ben merak ettiğim için onu da okuyacağım ya da kitapta öğrendiğim gibi deneyimlemem gerektiğini düşünüyorum. Yine de altı yüz sayfalık ama akıcı bir kitap olduğunu ve çok başarılı bir tanıtıma sahip olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. bir de kitabın baş karakteri Can Manay’ın bazı tavırlarını Elli Ton serisindeki Christian Grey’e bir tek ben mi benzettim bilemiyorum?

Arka Kapaktan;

Fi, deneyimin içinde kaybolmak yerine korkmadan deneyime sahip olmanın yolculuğudur. İçinde bolca bulunan manipülasyon, seks, aldatma ve aldanma hikâyeleri belki herkesin dikkatini çekebilir ama gerçeklerden yola çıkılarak ulaşılmak istenen yerde sadece farkındalık vardır.

Fi güzelliğin lanetlendiği, zekânın yağmalandığı, iyinin kurban edildiği ve kasaba kurnazlığıyla yönetilen bu gezegende, içine doğduğumuz bu kutsal hayatı kutlamak için yazılmıştır. Kendi potansiyelini keşfetme cesareti gösterebilmiş gerçek kişilere, çatlama cesareti gösterebilmiş tohumlara adanmıştır.

Bir kişiye duyulan aşktan daha acımasız bir şey var mıdır?

1 Aralık 2014 Pazartesi

Semaver - Sait Faik Abasıyanık



Kitap Kardeşliği için sanırım ilk defa bir öykü kitabı seçildi. Sait faik abasıyanık’tan Semaver isimli kitabı okuyacağımızı öğrendiğimde hemen kitapçıma koştum. Özellikle kapağının eski kitap şeklinde olmasına bayıldım. Kitapta birbirinden bağımsız ve hüzünlü 19 adet öykü bulunmaktaydı. Hepsini ayrı ayrı sevdim ama en sevdiğim sanırım Kıskançlık isimli öykü idi. Genelde umutsuz durumları kaleme alan Sait Faik’in bu kitabına Haldun Taner’in de sonsözü eklenince daha da keyifli olmuş.
Biliyorsunuz ki Kitap Kardeşliği gurubumuz her ay Instagram’da paylaşılan bir fotoğrafı ayın fotosu seçiyor ve bir sonraki ay okunacak kitabı kazanan arkadaşımıza hediye ediyorlar. Bu ayın ödülünü yukarıda gördüğünüz gibi, en yaratıcı fotoğrafımla ben kazandım :)
Oylamada adımı veren bütün kardeşlerime teşekkür ediyorum..
Altını çizdiklerim;
“Kanunlardan kaçamak noktaları çıkarmak yalnız avukatların değil, her vatandaşın hakkıdır.” S- 65
“Soğan ekmek yalnız şehirli midesine değil köylü midesine de dokunabilir ve dokunmaktadır.” S- 72
“Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.” S- 91
“Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir.” S- 111
Arka Kapaktan;
Sait Faik, Burgaz çalılıklarından çekti bir kızılcık dalı kopardı, kalem gibi yonttu, ucunu yaşama batırdı ve yazmaya koyuldu.
Türk hikâyeciliği Ömer Seyfettin'den sonra Memduh Şevket Esendal, Fahri Celalettin gibi ustaların sürdürdüğü bir türdü. Sabahattin Ali, Refik Halit'in memleket hikâyeciliğine diyalektik bir görüş katmış ve bu yeniliği ile 1940'ların tek ismi olmuştu. Sait Faik ise onların yapmadığı bir şeyi yaptı. Bir konuyu değil l, yaşamın bir parçasını işliyordu. Bir tez savunmuyor, bir yaşantıyı yansıtıyordu. İnsan sevgisi dolu, doğa sevgisi dolu bir yüreği vardı. Neye baksa bu sevgi ile ısınıyor, ışıklanıyordu. Biz ancak o el attıktan sonradır ki, en önemsiz görünen insanların ve şeylerin zevkine eriştik."
Haldun Taner, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, 1983.

12 Eylül 2014 Cuma

Ölü Ozanlar Derneği - N. H. Kleinbaum



Robin Williams’ın vefatı üzerine #kitapkardesligi tarafından bir anma olarak bu ayın kitabı Ölü Ozanlar Derneği seçildi. Robin Williams benim yaş grubumdaki birçok kişinin çocukluğunun, ergenlik dönemlerine damga vuran filmlerin aktörüdür. Bu sebeple filmlerinde bu kadar umut aşılayan birisinin ölümüne anlam vermekte zorlandım.
Bu kitap filmi ile de beğeni toplayan nadir kitaplardan birisidir. Kitaptaki karakterler neredeyse birebir filme aktarılmış ve üstün oyunculuklarla süslenmiştir. Kitabın konusu disiplin ve eğitime önem veren, çocukları bir yarış atı gibi hayata hazırlayan bir lisede anı yaşa, günü yaşa hayattan zevk almayı unutmayan diyebilen bir edebiyat öğretmeni ve onun sınıfındaki öğrenciler hakkında. Bay Keating öğrencilerine edebiyattan zevk almalarını, şiire ilgi duymalarını ve ne olursa olsun hayatı kaçırmamalarını öğütleyen ve sanırım sadece filmlerde görülebilecek bir karakter. Öğrencilerinin robot beyinlerine yeni fikirler aşıladığı için veliler ve okul yönetimi tarafından sevilmemekte. Gerçek hayatta böyle bir öğretmenimin olmasını çok isterdim. Kitabı yıllar önce okuduğumda sonlarına doğru ağlamıştım, bu sefer de bir şey değişmedi. Demek ki iyi kitaplar yüreğimizde hep aynı etkiyi yaratıyor.
Altını çizdiklerim;
“Çünkü kim ne derse desin, sözcük ve fikirler dünyayı değiştirebilecek güce sahiptir.” S- 36
“Kişi şiir okur, çünkü insan ırkından gelir, insan ırkına ise tutku yön verir! Tıp, hukuk, bankacılık – hepsi de iyi bir yaşam sağlamak için gereklidir. Peki ya şiir, romantizm, aşk ve güzellik? İşte bunlar bizim yaşama sebeplerimizdir!” S- 37
“Önyargılardan, alışkanlıklardan ve etkilerden kendimizi nasıl soyutlayabiliriz? Bunun cevabı sevgili gençler, her zaman yeni bir bakış açısı bulmaya gayret etmemiz gerektiğidir.” S- 52
“Önemli olan yazdığınız şiirin bizi aydınlatması, bir esin kaynağı olması ve kendimizi bir nebze ölümsüz hissetmemizi sağlamasıdır; gerisi boş.” S- 63
“Her zaman eğitimin amacının özgür düşünebilmeyi aşılamak olduğunu düşünmüşümdür.” S- 95
Arka Kapaktan;
Geleneklere olan bağlılığı ve katı disiplin kurallarıyla ünlü WeltonAkademis'nin öğrencilerinin okul ve yatakhane arasında geçen tekdüze hayatları yeni İngilizce öğretmenleri John Keating'in okullarına gelmesiyle bir anda değişir. İyi birer üniversiteye girmeleri için onları çok yoğun bir tempoda çalışmaya zorlayan öğretmenleri ve ebeveynlerinin aksine,bu ele avuca sığmaz adamın onlardan tek bir isteği vardır:Anı yaşamaları ve hayatlarını olağanüstü kılmaları. Byron, Shelly, Keats ve Shakespeare ile edebiyatın büyülü dünyasına dalan gençler Keating'in öğrencilik yıllarında üye olduğu gizli bir kulüp olan Ölü Ozanlar Derneği'ni de yeniden canlandırırlar. Ne var ki daha yeni kavuştukları özgürlüklerinin trajik sonuçları olabileceğini çok geçmeden farkına varacaklardır. "Acaba Ölü Ozanlar Derneği'nin bu yeni nesil üyeleri hayallerini yıkmaya kararlı otoritelerin baskısından kurtulmayı başarabilecekler midir?

 

9 Nisan 2014 Çarşamba

Son Ada - Zülfü Livaneli



Biliyorsunuz ki her ayın 1’inde #kitapkardeşliği okuma grubumuz ile bir kitap seçip okumaya çalışıyoruz. Bir önceki ayda öneriler toplanıyor ve elemelerde en çok oy alan kitap aybaşında okunmaya başlıyor. Okuduğumuz süre boyunca da okuma hallerimizi, altını çizdiğimiz cümleleri facebook, twitter ve instagram da diğer kardeşlerimiz ile paylaşıyoruz. Kitap okumak zaten çok keyifli ancak bunu bir grupla birlikte yaptığınızda çok daha keyifli bir hale geliyor. Sizin hoşunuza giden bir cümle başka birisi tarafından paylaşılmış olduğunu gördüğünüzde gülümsüyorsunuz. Fazla uzatmıyorum bu ay için ben başka bir kitaptan yana oyumu kullanmıştım ancak seçilen kitabı daha önce okumadığım için ben de varım dedim. İyi ki de demişim….
Zülfü Livaneli’nin kalemini çok severim, gayet sade bir dille olayları anlatmasına bayılırım, ancak bu kitabın yeri bende çok ayrı oldu. Konuda biraz distopya, ütopya, Sineklerin Tanrısı ve biraz Hayvan Çiftliği tadını hissettim. İsimsiz anlatıcının son sığınak, son insani köşe olarak adlandırdığı son adadaki yaşamın, yine insanlar tarafından ne hale getirildiğini içim burkularak okudum. Sadece 40 hane aileden oluşan ve huzur içinde yaşayan insanların, para, güç ve iktidar hırsı ile yaşadıkları cennet köşeyi ne hale getirdiklerine inanamadım.   Mutlaka okuyun, bence bu kitap Zülfü Livaneli’nin ustalık eseridir. Bir de unutmadan, filmi yapılmalı kesinlikle…
Altını çizdiklerim;
“Her yerde kötülük çok kuvvetli ve zor yeniliyor. İyilik daha zayıf kalıyor.”  S-66
“Dünyada kötülük daha örgütlü ve daha planlı, iyiliğin içinde zaten bir saflık var. Bu yüzden dünyanın her yerinde kötülük saflığı yeniyor.” S- 67
“Şiir silahtan güçlüdür.” S-85
“Halk dediğin değişken bir şeydir. Bugün böyle davranır yarın tam tersini yapar. Teşvik ve tehdide bağlı…” S- 91
“Biz insanlar evren hakkında düşünürüz, yargılara varırız ama evrenin bizim hakkımızda ne düşündüğünü hiç merak etmeyiz.” S-97
“Korku nefreti, nefret korkuyu besliyordu.” S- 124
“Bunalan insanların, yalan bile olsa bir umuda sığınma ihtiyaçları, gerçeği söyleyenlerden nefret etmesine yol açıyor.” S- 151
Arka Kapaktan;
 "Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir."
-Yaşar Kemal-
 
Son Adanın adsız anlatıcısı, adını kendisinin koyduğu bu yeri "son sığınak, son insani köşe" olarak niteliyor. Anlattığı, nerdeyse bir ütopya: "Herkes elinden geldiği kadarını, içinden geldiği kadarını yapıyordu." Ancak bu durum uzun sürmez: Ülkenin darbeci başkanının emekliliğini huzur içinde geçirmek için adaya yerleşmesi, bu cennet adada yaşayanların huzurunu kaçıracaktır.
 
Başkan, Son Adayı her tür "anarşi"den kurtarmaya kararlıdır. Adanın halinden hoşnut toplumunu "çoğunluğun oyları neyi işaret ediyorsa onu yaparak" oluşturduğu "kurul"lar eliyle yönetmeye, adanın ağaçlıklı yolunu "park ve bahçe geleneklerine göre düzenlenmiş" bir hale getirerek başlar. Görünüşte her şey demokratik geleneklere uygundur.
 
Ütopya tam bir distopyaya dönüşürken, başta martılar, bu gidişe başkaldıranlar da vardır...
 
 "Livanelinin bu benzersiz yaratıcı romanında, insan yapısı otoriteyle karşı karşıya... Yazar bizi dünyamız üzerinde yeniden düşünmeye çağırıyor. Mutlaka okunmalı."
-Prof. Lenore Martin, Harvard Üniversitesi-
 
 
"Romanı bitirdiğinizde, bir yurdu yok eden kişilerin, küçük bir adayı da kolaylıkla yok etmesinin doğal olduğunu anlıyorsunuz."
-Hasan Akarsu, Cumhuriyet-
 

7 Ocak 2014 Salı

Nar Ağacı - Nazan Bekiroğlu


 
#kitapkardesligi’nin Ocak ayı için seçtiği kitap Nazan Bekiroğlu’nun Nar Ağacı idi. Benim için yeni bir yazarla tanışma fırsatı oldu, daha önce Nazan Bekiroğlu okumamıştım.
Anlatıcının dedesi ve anneannesinin hikayesini bulma çabası, topraklarına ulaşabilme hayalinin bir yolculuğa ve bu yolculukta bulduğu aşk romanıydı. Ama sadece aşk değil, savaş, muhacirlik, tarih her şey vardı kitapta.
Daha geçtiğimiz Eylül ayında Trabzon- Rize- Batum turu yapmış birisi olarak olaylar sanki gördüğüm yerlerde geçiyormuş gibi hissettim ki bu romanın bendeki etkisini arttırdı.

Halı tüccarı olan Mirza Han’ın oğlu Settarhan ve Zehra’nın ki çok geniş bir alana yayıldığını kabul etmemiz gereken farklı yollardan (Trabzon- Batum- Tebriz- Tiflis- Bakü- İstanbul) hayatlarının kesişmesini anlatan yarı gerçek yarı hayal ürünü bir romandı. Settarhan’ın Azam ve Sofia adındaki iki kadına hissettikleri, aşk acısı, hayal kırıklıkları… Rumlar, Müslümanlar, Ortodokslar, Zerdüştler her dinden, her mezhepten insanın bulunduğu bu kitabı okumanızı gerçekten tavsiye ederim…

En beğendiğim paragraflardan ikisini paylaşmadan geçemeyeceğim…
“Tanrı bütün âlemlerin Tanrısıdır ve bütün gerçek dinler aynı bir Allah’ındır. Gerektiği kadar geriye gidebilirsen bütün ırmakların aynı kaynaktan çıktığını, ortak bir mazide her şeyin aynı ortak başlangıca bağlandığını görebilirsin.” S- 179

“Yangındı aslolan, dumanın nereden tüttüğü önemli değildi. Kendi kalbinde bir doğu masalının şehzadesine doğru akmaya başlayan ateş dinledi. Her belaya her kazaya evet diyebilirdi. Böyle bir şehrayin alevi hangi cihetten gelse yanmaya değerdi. Fark etmez kimin kalbinde kıpırdarsa kıpırdasındı, ama yeter ki çıksındı böyle bir yangın. Kalbinin yangın haberini sardı sarmaladı, günü gelince açmak üzere bir kuytuya kaldırdı. Değil mi ki Settarhan aşk’ın “ş”sinde takılmıştı!” S- 240
Altını çizdiğim cümleler;

“İnsan âşık olmasa kendi görüntüsünden bu kadar memnun kalabilir miydi?” S- 112
“Tarihe sebepler değil sonuçlar kalır.” S- 132

“Bir kadın eğer kendisini övüyorsa karşısındakini övmüyor demekti. Övmüyorsa da değer vermiyor demekti.” S- 140
“Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi.” S- 302

“Aşkın zamanı yok anı var, kelamı yok ama ışığı var.” S- 336
“Bir tek masumun dahi öldüğü yerde hiçbir haklı gerekçeden söz edilemezdi. Savaş insanı canavarlaştırıyordu ve insanın insana ettiğini kimse kimseye etmiyordu.” S- 496

Arka Kapaktan;
Nazan Bekiroğlu'ndan Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem bir roman.

Balkan Savaşı döneminde başlayıp I. Dünya Savaşı'na uzanan bir öykü...
Trabzon'dan ve Tebriz'den doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat; önce deli akan sonra durgunlaşan iki ırmak... Aslında çok ırmak... Tebriz'in en büyük, en asil halı tüccarının deli fişek oğlu Settarhan ve Trabzonlu inci tanesi Zehra...

Ateşin bakışlı ateşin duruşlu; ırmağını kendi bildiğince alev ateş akıtmayı seçen bir genç kız Azam. Adı ne aşk ne de dostluk olan bir duyguyla Settarhan'ın ırmağına dolanan Batumlu kitapçı Sophia. Acıyla yoğrulan, yoğruldukça durulaşan, kendi varlıklarını sevdiklerinin varlığında eriten Büyükhanım ve Hacıbey...
Ve hep kendi içine doğru akan, kendi ırmağını gencecik yaşta milleti için kurutan, Trabzon'un "kırık kafiyesi" İsmail, ah İsmail...

İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhaceret, mücadele, kader, farklı inançların aktığı ortak zemin, üç ülke ve üç sevda Nazan Bekiroğlu'nun mürekkebi aşk olan kaleminde buluştu. "Nar Ağacı" hayal kadar zengin, roman kadar güzel, tarih kadar gerçek bir hikâye… İncelikle işlenmiş karakterleri, son derece zengin detayları ve dönemi anlatmadaki maharetiyle okuyanı çarpacak ve yıllarca unutulmayacak bir kitap...


15 Mayıs 2013 Çarşamba

Kar Kurdu - Glenn Meade



#kitapkardesligi bünyesinde #kitapkardesligimayis ayı kitabı olarak seçilen bu kitabı okumuş olmaktan çok büyük keyif duyuyorum. Normalde polisiye - gerilim tercih eden birisi değilim ancak bu kitap benim bu konudaki fikirlerimi değiştirdi diyebilirim. Her şeyden önce yaklaşık yetmiş kişi ile aynı anda kitabı okumaya başlamamız, birbirinden farklı ya da aynı cümlelerin altını çizip bunları instagram ve twitter’da paylaşmamız çok ama çok eğlenceliydi. Darısı yeni kardeşlik aylarının başına :)
Kitap genel olarak Amerika ve Rusya arasındaki politik problemlerden ve Stalin’e düzenlenen bir suikast girişimini konu alıyor. Beni konuya çeken şey ise bu suikastı yapmak üzere görevlendirilen ajanların daha önce cinayet işlemiş katiller olmalarına rağmen ne kadar insan, ne kadar duygusal kişiler olduklarının anlatılmasıydı. Bazı insanlar var ki gerçekten doğuştan kötüler, bazıları da hiç istemedikleri halde bu çukura çekilmişler, işkence ve hakaret, küçük düşürülme sonucunda savunma amaçlı katil haline gelmişler. Kitap elinizdeyken hiç ama hiç bırakmak istemiyorsunuz. Her bölümde olaylar biraz daha karışıyor ama sonunda güzelce toparlanıyor, o yüzden karakter isimlerindeki çokluk sizi şaşırtmasın. Kitabın sonundaki yazarın notunu mutlaka okuyun çünkü hikayedeki gerçeklik payı çok net bir şekilde anlatılıyor.
Altını çizdiklerim;
“Hayatın püf noktası hangi köprülerden geçileceğini, hangi köprülerin yakılacağını bilmektir.” S -99
“Adalet sadece hayatta kalarak gerçekleştirilir.” S – 186
Arka kapaktan;
Karıkoca rolünde iki CIA ajanı Rusya’nın buzlu topraklarından geçerek Moskova’ya gitmek ve dünyanın en güçlü adamını öldürmek zorundadır. Ne var ki onlar daha Sovyet topraklarına ayak basmadan, KGB bu planı öğrenir.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Tehlikeli Oyunlar - Oğuz Atay


Kitap Kardeşliği grubunun oylaması sonucu Nisan ayında Tehlikeli Oyunlar okunmasına karar verildi. Ben de bu grubu bir süredir takip ettiğim için Nisan ayında aralarına katılmaya ve bu kitabı diğer Kitap Kardeşleri ile 1 Nisan’da okumaya başladım… Kitap Kardeşliği grubunda bulunmak gerçekten zevkli.. Kim hangi sayfada, hangi cümlelerin altını çizmiş, okuduğu yere kadara düşünceleri neler, bunları görmek çok keyifliydi. Bu oluşumu var eden StyloPunk’a teşekkürlerimi sunuyorum.
Nisan ayında okuduğumuz kitaba gelince maalesef aynı keyfi aldığımı pek söyleyemeyeceğim…  Daha önce hiç Oğuz Atay okumamıştım ve muhtemelen bir daha da okuyacağımı zannetmiyorum. Okumakta gerçekten zorlandığım ve defalarca bırakmayı düşündüğüm bir romandı. Roman da diyemiyorum aslında daha çok bir tiyatro oyunuydu gibiydi bu kitap.
Başroldeki Hikmet ve onun aklında yaratılan gerçek mi yoksa hayal mi olduğu konusunda çoğu zaman şüpheye düştüğümüz diğer kahramanlar… Albay, Bilge, Sevgi, Nurhayat Hanım, Nursel hanım ve daha niceleri… İtiraf etmem gerekirse Hikmet’e sinir olduğum zamanlar oldu ancak, çoğu zaman güldürdü beni… Genelde de Hikmet’in anlattığını hissettiğim gibi okudum anlattıklarını, hızlı, kesik kesik, karışık…
Altını çizdiğim cümleler elbette ki vardı...
“Deliler uzun yaşar, budalalar uzun ömürlü olur, aptallar rahat eder.” S- 36
“İnsan bazı güçlüklerden, ancak onları unutmak suretiyle kurtulabiliyor” S- 89
“Zenginler, hiçbir şeye aldırmama, hiçbir şeyden heyecanlanmama lüksüne sahiptirler; bu nedenle çok yaşarlar.” S- 154
Son olarak Albay’ın Hikmet’i özetleyen cümlesi ile bitirmek isterim; “Oğlum sen, bu her şeyi birbirine karıştırmanla, hiçbir zaman gereken alakayı göremeyeceksin” S- 276
Arka Kapaktan;
Kişinin kendiyle savaşmasını ve yenmesini, kendini dönüştürmesini hayati bir sorun olarak algılamaya çağıran, çarpıcı ve sarsıcı bir roman. Romanın başkişisi Hikmet Benol, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken, gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü seziyor ve “oyun oynuyormuş gibi” ilgilenmenin ve yaşamanın yollarını araştırıyor. Ve hem “tehlikeli” hem de “oyun”la dolu bir yolda gidebileceği son noktaya kadar ilerliyor.