yitikulke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yitikulke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2015 Perşembe

Sayıklamalar - Ferhat Uludere


Bir süredir sınav hazırlıklarımdan dolayı istediğim gibi kitap okuyamıyorum ve blog ile ilgilenemiyorum. Okuduğum kitapların da beni yormayacak incelikte olmasına özen gösteriyorum. Ferhat Uludere’nin daha önce 1001 Fıçı Bira isimli kitabını okumuş ve çok eğlenmiştim. Yitik Ülke Yayınları’ndan ilk kitabının tekrar basıldığını duyduğumda ise tereddüt etmeden aldım. Yaklaşık 5 gün boyunca yanımda gezdirdiğim bu kitabı iki saatte okuyup bitirdim ve inanılmaz beğendim. Sadece doksan sayfa olan bu kitapta altını çizdiğim cümleler ve paragraflar oldu. Daha başındaki önsözü ile beni bağlayan kitabı elimden bırakamadım. En sevdiğim cümleler ise şöyle…

“Zamanı tüketmek zorunda olmak dışında yapabilecek bir şeyim yok. Yine de zamanla işimin daha bitmediğine inanıyorum bir saatimin olmayışı zamanı daha da soyut kılıyor. Soyutlaştıkça, ona karşı savaşım azalıyor”

“Bu hayatta her şeyi bir tören havasına büründürmeli insan, her şey ibadet gibi olmalı. Tanrı dediğiniz, boşluktan oluşan varlığı düşünerek bütün kutsallığı ona ayırdınız. Doğaya ve yaşama sunulması gereken ibadeti ortadan kaldırdınız. Onları, varlıklarının dışına çıkarmaktan korktunuz. Asıl tembel sizlersiniz..”

“Beyin; Tanrı’nın insanı cezalandırmak için yarattığı bir işkence aleti. Beyin olmasaydı, hiçbir şey var olmayacaktı. Işığı bilemeyecektim, arzulamayacaktım onu. Burada olmayı kabullenecektim. Hayvansı bir yaşam yaratabilirdim burada.”

Arka Kapaktan;

Sayıklamalar, Ferhat Uludere'nin ilk kitabı. İnsanı etkileyen hikâyelerin olduğu bir kitap. Yaşamak yıllarla ölçülen bir şey değildir, ama bu öyküler sanki daha çok yaşamış birinin elinden çıkmış izlenimi uyandırıyor. Bu yüzden de hikâyeler yürek burkucu ve etkileyici. Ben şahsen, kimine önceden aşina olduğum halde hepsini okudum, sonra kimine bir kez daha baktım. Sonra da, uzun süre aklıma takıldıklarını fark ettim. Daha doğrusu aklıma takılan tek tek hikâyelerin kendilerinden çok, bir dünyaydı, Ferhat tarafından yaratılmış bir dünya: Çaresiz bir yalnızlık güzellemesi, imkânsız bir ilişkiler bütünü, loş odalar, yağmur, ne yaptığını bildiğini sanan insanlarla kendisine neyin niye yapıldığını anlamayan insanlar. Ve bir tür üçüncü göz sahibi, yaradılış yumağının nedenini ve hikmetini anlamamış (belki de, zahmet etmemiş) bile olsa, nasıl sarıldığını bilen bir insan. Dünyayı bize kendi köşesinden bakarak anlatan, her zaman anlatıcı olmayan bir anlatıcı. Ferhat dünyaya biraz da Borges gibi bakıyor. Gören gözlerin sathi taramasından çok, görmeyen gözlerin deşici eşici bakışıyla…

-Sevin Okyay-

30 Ocak 2015 Cuma

Zor Yıllar - Nalan Tuntaş



Dünya Savaşı sırasında yaşanan bir hayat hikâyesi Zor Yıllar. Sarı Saffet’in hayatını, çektiği acıları, anne ve babasını kaybetmesinin ardından hayata tutunma çabaları, evlilikleri ve çocukları ve aynı zamanda süren bir savaş… Her şey var bu kitapta, acılar, mutluluklar, ölümler, doğumlar… Yazarın notunda da hikâyenin gerçek bir hayattan alındığından ve uzun süren araştırmalar sonucu yazıldığından bahsediliyor bu sebeple olayların gerçekliği sizi kitaba daha da bağlıyor. 

Arka Kapaktan;

Dünya Savaşı´nın yol açtığı çalkantılarla yoğrulan Anadolu, 20.yüzyıla, batıdan doğuya, kuzeyden güneye tam bir kuşatma altında girmektedir. Oysa Anadolu, tarih boyunca koynunda barınanları ayrımsız kucaklayan; karlı dağlarını, verimli ovalarını, berrak akarsularını, ak sütünü sunan müşfik bir anadır. Nalan Tuntaş, işte bu duyarlığını işleyerek; kurgusuyla, olay örgüsüyle Dünya Savaşı yorgunlarını romanlaştırıyor. Zor Yıllar, Sarıkamış´tan Cumhuriyet´e uzanan süreçte cephelerde, sınır boylarında yurdunu savunan Sarı Saffet´in kişiliğinde ve onun çevresinde somutlaş Mehmetçiğin destanıdır.

19 Ocak 2015 Pazartesi

Fotoğraflar - Barış Çağrı Genç


Bu sene kitap fuarında yeni kitap sürprizi ile bizi mutlu eden Barış Çağrı Genç ile fuarda hem tanışma hem de kitabını imzalatma şansı yakaladım. Daha önce İçindeyim isimli romanını okumuş ve çok beğenmiştim. Bu sefer öykü kitabı olduğunu gördüğümde birbirinden farklı öyküler okuyacağımı zannetmiştim, ancak bu kitap öyle bir kitap değil. Bütün öyküler birbirinden farklı ama bir anlamda hepsi birbiri ile etkileşim halinde.

Bir filmi, bir o kameradan bir de diğer kameranın açısı ile izlediğinizi düşünün ve bu film Irak’ta geçsin. Yaşananlar hem Amerikan askerleri hem de Irak vatandaşlarının bakış açılarıyla anlatılsın. Nefesimi tutarak, zaman zaman da gözlerim dolarak okuduğum bu kitabı ciddi anlamda tavsiye ediyorum. Özellikle iki öyküsü beni derinden etkiledi, birisi Grilenirken Ufuk diğeri de Anneler Tanır Oğullarını. Kendisi ince etkisi ağır kitaplardan birisi Fotoğraflar.

Arka Kapaktan;

Yıllar sonra eski bir fotoğrafı eline aldığında, o haline dönmek isteyeceksin. O karedeki haline… Bu yüzden tüm fotoğraflarda güzel görünmeli insan. Belki komik, belki düşünceli, biraz hüzünlü belki… Ama güzel... Hatta öyle güzel olmalı ki, içinde kendi olmasa da güzelleşmeli tüm fotoğraflar. Çünkü yıllar sonra, eline yalnızca kendi fotoğraflarını almıyor insan... Barış Çağrı Genç, yeni öykü kitabıyla sizi yıllar sonra elinize alacağınız başkalarının fotoğraflarına bakmaya davet ediyor.

"Anılar iyidir oğlum, kendilerini ağır ağır temize çekerler. Sanırım bu yüzden çocukluğun geliyor aklıma, bebekliğin, hatta seni ilk kucaklayışım... Henüz gözlerin açılmamıştı ve çok çirkindin. Seni beğenmemiş, ağlamıştım. Doktorun bana nasıl kızdığı dün gibi aklımda. Sonra ne kadar güzelleştin; saçlarının bukleleri, kocaman gözlerin, minik burnun, mahcup mahcup gülümseyen dudakların. Keşke daha çok fotoğraf çekebilseydik diyorum şimdi..."

8 Ekim 2014 Çarşamba

Tutulma Aşkın Patolojisi - Nevbahar Atabay


Yitik Ülke Yayınları’nın bana hediye olarak yolladığı kitaplardan birisiydi Tutulma. Kitabı okuduğunuzda yazarın ilk kitabı olduğuna inanmakta zorlanacağınızı düşünüyorum, çünkü çok ince ve edebi bir dille yazılmış. Bahsedilen şey her ne kadar bütün kitaplarda bahsi geçen ve herkesin bir fikir sahibi olduğu bir konu olan aşk olsa da bu kitapta çok daha farklı bir bakış açısı ile ele alınmış. Kadın ve erkeğin adı yok sadece kadın ve erkek diye geçiyor. İkisinin de düşünceleri ve yaptıkları birbirinden çok farklı. Bu kitabı her kadın ve her erkek okumalı bence, kadınlar ne ister, erkekler ne yapar konusunu akıcı ve güzel bir dille anlatmış Nevbahar Atabay. Kitapta en sevdiğim bölümler ise araya sıkıştırdığı şiirler ve mektuplar oldu.

Altını çizdiklerim;

“Aşk; ağırdır tıpkı büyük bir uçurtma gibi… Gökyüzünde uçururken tüy kadar hafittir, asidir ipini toplamak istediğinde… Sana, itaat etmez rüzgâra takılıdır o… rüzgârla dans etmenin deliliğine kapılmış bir âşık gibi…” S- 42

“Aşk, beni gerçek kılıyor!” S- 46

“Belki de acının yaşanmadan bitmediğini biliyor, bitirmek için yaşamak istiyor. Ateşin içinden geçip gitmek gibi… Acının kaçınıldığında kuytuda bekleyeceğini, bekletildikçe de büyüyeceğini biliyor çünkü. Bir de acıyı duymanın, inkar etmemenin kendisini daha gerçek kılacağını düşünüyor.” S- 72

Arka Kapaktan;

Onlar iki yabancı olarak gelirler sahneye. Dilleri, dinleri, yaşları, boyları, yaşam biçimleriyle çok uzaktırlar birbirlerine, ama dokunur dokunmaz kendilerinin henüz bilmedikleri geçmişlerinin yarım kalmış motifleri birleşir ve tamamlanırlar. Artık tutkunun öksesinde iki ruhun tutsaklığı başlar.

Patolojik bir yapıya sahip olan aşkın dinamikleri ve paternleri okuyucuya gösterilirken kullanılan epik tarz okuyucunun kendisini ve aşkını da romanın içine alır. Böylece romanın kahramanı olan kadın ve adam okuyucu ile bedenlenir, özdeşleşir, canlanır. Güçlü imgesel anlatımlar, keyifli kelime oyunları ve tiyatral tipler doğal bir mizahı oluştururken, bu esneklik; ciddi bir derinlikte gerçekleştirilen psikolojik anlamdaki karakter analizlerini anlaşılır kılar.

3 Eylül 2014 Çarşamba

Yitikler Denizi - Nehir Yılmaz


Yine Yitik Ülke Yayınları’ndan kitabı çıkan yeni bir yazar ile tanıştım. Nehir Yılmaz’ın başka kitapları da var ancak bu kitabı ismi ile ilgimi çekmişti. Genelde tercihlerimiz romanlardan yana kullansam da ara sıra öykü okumayı da çok seviyorum. Bu kitap ta okurken çok keyif aldığım öykü kitaplarımın arasında girdi. Nehir Yılmaz’ın öykülerini sıradan, küçük hikâyeler olarak değerlendirmemek lazım. Çok edebi ve lirik bir dili var, her öyküye mutlaka küçük bir şiir eklenmiş ve etkisi derinleştirilmiş. Biraz karamsar, biraz iç hesaplaşma gibi… Tahminlerimin ötesinde güzel ve keyifli bir kitap okuduğumu ve birçok şiiri de not defterime kaydettiğimi itiraf etmeliyim.  
Altını çizdiklerim;
“Sinirliydim. Canım kızmak istiyordu. Bir sürü gerçek sebep içinde, hırçınlığpıma yeni, dokunulmamış, işlememiş, sahte sebepler arıyordum ve buluyor, bulabiliyordum işin tuhafı.” S- 66
“Bile bile bilinçli…
İsteye isteye isterik…
Dağıla dağıla salkım saçak…
Beyaz ruhum kirli gölgelerin katili…
Yabancılaştık birbirimize…
Sevmiyoruz birbirimizi…” S- 98
 
Arka Kapaktan;
"Oysa büyüdükçe biz, daha da büyüdükçe, gitgide büyüdükçe, izinsiz hayatımıza iliştirilen her şeye isyan etmeyi öğrendik… Ve kendimize… Ve yaşanmışlıklarımıza… Ve dayatmalarla, sorgusuz boyun eğdiğimiz onlara, bugünkü ezikliklerin kaynağı olan kendimize… Geçmişimizi sevmiyorduk artık. Bizim geçmişimizi, kendi geçmişimizi, başkalarının derin ayak izleriyle dolu, sindirilememiş, ağır ve basık, karanlık ve uğultulu, huysuz ve kuruntulu, mutlu biten yalancı masallarla dolu, evet masallarla dolu, suçlu geçmişimizi…"

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Hatice - Serdar Çekinmez


Okuduğum ikinci Serdar çekinmez romanıydı Hatice. Daha önce Tayyare’yi okumuş ve çok beğenmiştim, meğer Hatice yazarın ilk kitabıymış. Yazar beni hiç şaşırtmadı, aynı akıcı ve eğlenceli dille yazılmış olan bu kitabı bir çırpıda okudum. Heyecanlı ve çok bizden bir romandı, Edirne köyünde geçen ve neredeyse şiveleri ile yazılmış bu romanı sevdim. Hikâyede tek düze bir durum olmaması da güzeldi, sürekli yeni kişiler, bir aşk üçgeni hatta dörtgeni, aile bağları ve en önemlisi sanal alemin ne kadar tehlikeli olabileceğini anlatan bir romandı. Özellikle aşk ile ilgili cümleleri, Kerem Bey’in o hesapsız aşkını çok beğendim ve takdir ettim. Özellikle tatilde elden bırakılamayacak bir kitap olduğunu düşünüyorum. Serdar Çekinmez yeni bir roman yazıyor diye duymuştum, beklemedeyim…

Arka Kapaktan;

Serdar Çekinmez ’in ilk romanı Hatice, soluk soluğa okuyacağınız bir kaçışın öyküsü. Balkanlardan Türkiye’ye uzanan yolculukları, bir sınır köyü olan Geçenlerde kesişen karakterler sizi farklı evrenlere taşıyacak. Kerem Beyle âşık olacak, Kutlu ile maddiyatı sevecek, Ahmet’le başpehlivanlığa güreşeceksiniz… Nevin olup herkesi büyüleyecek, Ayşin olup kıskançlığın acısıyla kıvranacaksınız… Hatice mi? Sonrasını size kendisi anlatacak... Romanın sihirli sayfaları sizi yeni bir aşka ve kovalamacaya davet ediyor. Hatice, kendi sesine sahip, alışılmadık bir ilk roman.

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Eski Sevgililerinizden Kurbağa Yapılır - Özlem Kumrular


Takip ettiğim yayınevleri olduğunu biliyorsunuz, Yitik Ülke Yayınları’da bunlardan birisi. Özlem Kumrular’ın bu kitabını onların tanıtımı sayesinde öğrendim ve gelirinin de Soma’ya bağışlanacağını duyduğumda konusuna bile bakmadan siparişimi verdim. Kitabın belli bir konusu yok, metin çok dağınık ama içinde çok tatlı ince bir mizah barındırıyor. Ben özellikle yazarın içindeki yaşam sevincine, başına buyruk tavrına, kıpır kıpır ve eğlenceli haline bayıldım, çünkü bu kitap yazarın günlüğü gibiydi. Özlem Kumrular, çok samimi bir şekilde yaşadıklarını ve o müthiş genel kültürünü bir kitapta toplayıp bizlerin beğenisine sunmuş… Tam bir yaz kitabı, eğlenceli sizi yormayan, gülümseten…

Arka Kapaktan;

Yok, sonradan böyle olmadım, tam olarak böyle doğdum. Sürprizli bir hayat vakaları silsilesi içinde şehirden şehre, ülkeden ülkeye savrulurken bir insan evladının başına fiziksel olarak ne gelemezse o beni buldu. Bu kitapta Kübanın, Trinidad sahillerinin, Ljubljana, Malta, Sakız Adası, Ohrid, Belgrad, Limoges, İtalyanın kimseciklerin gitmediği şehirlerini vesaire koordinatı birlikte dolaşıp gülelim istedim.

 Bu kitapta unuttuğunuz kitapları, hiç görmediğiniz yerleri, memleketimin şenlikli Rock müzisyenlerini, yazarlarını, kelimelerin nereden geldiğinin en bitirim hikâyelerini, Napolililerin koskoca Amerikan kruvazörünü sis altında limandan nasıl çaldığı gibi sayısız gerçek vakayı, Fidelin ne yemeyi sevdiğini, Chenin hangi dersten kaldığını öğrenecek, hiç bilmediğiniz yemekleri tadacaksınız.

 Kahramanlarımız yakın çevremdem: Karnaval gecesinden doğrudan üniversitedeki dersine tavşan kılığında giden bir tarih hocası (olay Salamancada geçiyor), Kemancıda büyütülmüş üç yaşında bir kardeş, tatile gitmeden önce 100 tane civcivi yarım çuval mısırla komşuya bırakan çılgın bir çift, felsefe okula olarak kullanılan bir deniz fenerinin maceraperestleri, Türkiye şartlarında görüp görebileceğei tek prens Çokoprens olan bir dizi kız arkadaş, danaya ortak olan bir Sardinyalı, Hocam Madame Bovaryden hangi kitabı okuyayım? diye soran öğrenci modelleri, Ekvador devlet başkanı Rafael Correa ve kimler kimler…

 Ruhu çocuk bahçesinde kalmış bir kızın maceralarıyla bırakın pencerenizden içeri kahkaha girsin.

8 Temmuz 2014 Salı

Filler Çapraz Gider - Altay Öktem


İnternette çokça denk geldiğim ve yine adı değişik olduğu için daha çok dikkatimi çeken bir roman okudum. Filler Çapraz Gider ’de bütün karakterler Kerim ve Leman isimleri ile hayatımıza giriyorlar. Kerim’ler bazı özelliklerine göre farklı tamlamalara sahip olurken kadınların hepsi Leman ve sanırım hepsi aynı kadın. Kitabın içine tiyatro sahneleri ve mektupların serpiştirilmesi okumaya olan ilgimi arttırdı.

Sade bir dille yazılmış olan bu kitap ilk olarak 2001 yılında basılmış, daha sonra Yitik Ülke Yayınları tarafından 2013 yılında tekrar baskıya girmiş ve bence çok doğru bir karar verilmiş. Kitapta altı çizilecek cümleler değil paragraflar vardı ben sadece bir kısmını size aktarıyorum.

Altını çizdiklerim;

“İnsan en zor koşullarda bile gülebilen hayvandır.” S- 28

“İnsanın geçmişini özlemesi gibiydi bir dostu özlemek.” S- 44

“önemli olan bu değil ki. Ölmek ya da ölmemek değil. Ölümle dalga geçebilmekti önemli olan. Ölümden daha güçlü olabilmek..” S- 45

“Ölüm olmadan eksik kalırdı yaşam. O zaman da bizim bildiğimiz, adına yaşam dediğimiz şey olmaktan çıkar, başka bir gerçeklik olurdu. Adına ne dersek diyelim… İster yaşam, ister başka bir şey. Çünkü bir bütünün küçük bir parçasını bile çeker çıkarırsan, bütünlük bozulur. Belki yine bütün olur ama başka bir bütün!” S- 46

Arka kapaktan;

Altay Öktem'in 90'lı yıllarda, daha edebiyat egzersizleri yaptığı bir dönemde yazıp yıllarca çekmecesinde sakladığı, 2001'de Stüdyoimge Yayınları tarafından yayınlanıp kısa sürede iki baskı yaptıktan sonra, bilinmeyen bir nedenle yeni baskılarının yapılmasını istemediği Filler Çapraz Gider, uzun yıllar belli bir okur kitlesinin, özellikle çizgi dışında durmayı seçenlerin başucu kitabı olmuştu.

Bütün erkeklerin Kerim, bütün kadınların Leman olduğu sıradan, bir o kadar da tuhaf bir dünyayı, bütün ayrıntılarıyla ama çok yalın bir dille anlatmış bize Altay Öktem. Bu roman, bir çeşit yalnızlaşma ve yabancılaşma manifestosu olarak da okunabilir. Romanda metinler arası ilişkilerin kullanılması, yer yer öykü, tiyatro ve fotoğraf tekniklerinden yararlanılması, gerçeklikle sarmaş dolaş olan kimi fantastik öğeler, bizi, 90'lı yıllarda kaleme alınan bu romanın farklı katmanlarını da keşfetmeye zorluyor.

Bu boğucu ve kasvetli dünyada ya hepimiz aynı kişiyiz, ya da hepimiz çok farklıyız ama bunun bir anlamı yok! İkisi de aynı kapıya çıkıyor çünkü kurallar aynı: Filler hep Çapraz Gidiyor!

Yitik Ülke olarak, çapraz giden fillerin üstündeki 12 yıllık ölü toprağını kaldırdığımız için mutluyuz. Gerisi size, Kerimlerle Lemanlara kalmış…

19 Haziran 2014 Perşembe

1001 Fıçı Bira - Ferhat Uludere


Yine bir yazarın ilk romanını okudum. Platonik ve sorunlu bir aşkın anlatıldığı, sürekli içki masasın etrafında dönen sohbetlerin olduğu bu romanı çok sevdim.  Küçük kasabalarda yaşananları, insanların birbirini tanımasını ve hep aynı çerçevede geçen hayatları biraz umutsuz ama çokça da keyifli yazmış Ferhat Uludere. Lüleburgaz’a hiç gitmedim ama oradaki eski meyhaneleri sanırım biliyorum...
Özetle konusu ise şöyle; İstanbul’da yaşayan ve yazar olarak hayatını kazanan Feryat yıllar sonra evine Lüleburgaz’a döner. Eski arkadaşları ile sıkça vakit geçirmeye başlar ve bir gün 17 yaşında iken aşık olduğu kızın yani Şehrazat’ın da geri döndüğünü öğrenir. Ondan sonra bu umutsuz aşığın hayatı içki masaları ve Şehrazat etrafında dönecektir.
Kitabın ne kadarı otobiyografik bilemiyorum çünkü Ferhat Uludere çok samimi bir dille yazmış, hepsi gerçekmiş gibi geliyor. Sanki bir arkadaşımın günlüğü elimdeymiş, onu okuyormuşum gibi hissettim.
Arka Kapaktan;
Anne, ben nezarethanede kalacaksam bunun yüce amaçlar uğruna olmasını istedim hep, ama bir türlü olmadı. Hep sokaklarda içki içtiğim için içeri alındım. Başkomiser ne suç işlediğimizi sorduğunda, yanındaki memur küçümseyerek hep aynı cevabı verdi. “Umuma açık yerde alkollü içecekler tüketmek. ” Anne, tek suçumuz buydu hayatta; umuma açık yerlerde alkollü içecekler tüketmek. Suçluyum ben Anne, oğlun sandığın gibi temiz, lekesiz biri değil, umuma açık yerlerde alkollü içkiler tüketen bir serseri, ama suçluyum diye beni yargılama Anne; bu suçu kocan da işledi, büyük oğlun da işledi, hatta belki de o bu suçu aramızda en fazla işleyen kişi olarak suç dünyasına adını altın harflerle yazdırdı.”

20 Mart 2014 Perşembe

İçindeyim - Barış Çağrı Genç




Genç bir yazarın ilk romanını okumak beni hep heyecanlandırmıştır. Ancak İçindeyim’in yazarın ilk romanı olduğuna inanmam zor çünkü içindeki cümleler, romanın kurgusu ve akıcılığı sanki yılların tecrübesini barındırıyordu.

Kitabın konusu ise hayli ilginçti. Bilim kurgu desem değil, dram desem değil. Farklı… Selim’in başka insanların bedenlerine girerek kısa sürelerle onların hayatını yaşaması ve yolunda gitmeyen birçok şeye müdahalede bulunması ve onların iyi hayatlar yaşamalarına sebep olmaya çalışması bu arada kendi monoton hayatının aynı bıraktığı şekilde devam ediyor olması güzel bir ironiydi. En çok etkilendiğim bölüm ise felçli olan çocuğun içinde olduğu bölümdü. Sanırım romana başlamadan bir gün önce Türkiye Omurilik Felçlileri Derneğinin düzenlediği dans gösterisi Rüya ve Maskeler’i izlemiş olmam bu bölümdeki hislerimin daha yoğun olmasına sebep oldu.

Mutsuz Aşk Vardır kitabına da küçük bir öykü ile katılan Barış Çağrı Genç’in yeni bir kitap yazdığını biliyorum, kendisi takip edilecek yazarlarım arasında yerini aldı bile...  

Arka Kapaktan;

Şu an bu kitabı tutan ellerinizin size ait olmadığını fark etseniz, ne yaparsınız? Tırnaklarınız, parmaklarınız ve avuç içiniz… Kendinizi bir anda, hiç tanımadığınız birinin bedeninde bulsanız… Üstelik bu kitabı bırakıp başka bir kitabı aldığınızda, yeni bir bedenin içine girseniz… Barış Çağrı Genç, ilk romanı “içindeyim” ile sizi fantastik ve belki de bitmesini hiç istemeyeceğiniz bir maceraya sürükleyecek…

“bugünü de sayarsak dört gündür aynı bedenin içindeyim. ve bu dört gün boyunca, sürekli kendimi izledim. Komik bir cümle oldu. Şöyle demeliydim: dört gün boyunca, otuz küsur yıl içinde olduğum eski bedenimi izledim. Ama böyle konuşmak rahatsız ediyor beni. Ona, yani eski bene, az kullandığım ikinci adımla hitap edeceğim: dört gündür Mert’i izliyorum. Onu ilk gördüğüm an, sinirden zangır zangır titrediğimi itiraf edeyim. Kendime hâkim olmasam, yakasına yapışıp öldürene kadar dövecektim. Birkaç kez yanına sokuldum, konuşmak isterken midem kasıldı. Oysa beni fark etmedi bile.”

24 Şubat 2014 Pazartesi

Siyah Sardunyalar - Nilgün Şimşek


Son okuduğum kitapların içinde en keyif aldıklarımdan birisiydi Siyah Sardunyalar. Yazarı Nilgün Şimşek ile kitap fuarında tanışmıştım ve bana “mutlu sona eren masallar” dileyerek kitabını imzalamıştı. Kitabın konusunda masallar, aile, aşk, nefret, öfke, kıskançlık olduğunu bilmeden almıştım ve okudukça her sayfasında daha da derinlerde kaybolduğumu hissettim.
Nazlı’nın yaşadıklarının tuttuğu günlükler, notlar ve kendisine ayırdığı parantezlerle anlatılmış olması, bir insanın aşk ve yarım kalmışlık yüzünden nasıl da dibe vurabileceğini, içindeki ışığın nasıl söndüğünü üzülerek, boğazıma bir şeylerin takıldığını hissederek okudum.
Kitabın konusunu ve dilini çok beğendim. Nilgün Şimşek bir şiir gibi ince ince yazmış bu romanı. Bundan sonra ciddi anlamda yazdıklarını takip edeceğim sanırım.
Altını çizdiklerim;
“Çocuk olmak da zaten bilinen sonlara bile sevinebilmektir. Bazen nedenini sorgulamadan ısrarla sevinebilmektir.” S- 23
“Kaderine yol yazılmış olanları tutamazsınız. Kadere karşı gelip, gidemeyenlerse bedenleri boş, ruhları varamadıkları adreslerin yollarında kayıp yaşarlar sonsuza dek.” S- 25
“Her yeni güneş, dünün unutulması için doğar. İlk ışımanın gücü ardımızda bıraktıklarımızı silmek içindir.” S- 76
“Belki de insan uzak geçmişi olduğu gibi değil, olmasını istediği gibi hatırlıyordur.” S- 158
“İnsan ve hayat bir araya geldiğinde bütün güzel şeyler ölüyor.” S- 193
“Aşkın tarifi var mı? Yok.
Yok, çünkü bedenin ve kelimelerin sınırları var ne yazık ki!” S- 245
Arka Kapaktan;
Nilgün Şimşek o etkileyici hikâye kitabından sonra, şimdi de çok emek verildiği her haliyle belli olan bir romanla çıkıyor karşımıza. Burada insanın içine dokunan bir duygu tarihi nefes alıp veriyor. Sabırla işlenmiş bir dil, çarpıcı bir kurgu. İnsan ruhunun derinlikleri için... Daha ne isteyebiliriz?
Mario Levi

19 Kasım 2013 Salı

Nevrotik - Gürgen Öz

 
Televizyon ve tiyatroda oyuncu olarak tanıdığımız Gürgen Öz’ün ilk öykü kitabı Nevrotik’i çok beğendim. Gürgen Öz’ü skeçlerde ve filmlerde hep eğlenceli, vurdumduymaz tiplemelerle izlediğimden kendisini de öyle zannediyormuşum ve açıkçası çok yanılıyormuşum… Kitabındaki öykülerin hepsini beğendim ama en beğendiğim kitaba ismini veren Nevrotik ve Likya Yolu isimli öyküleriydi. Ne kadar güzel bir kalemi varmış Gürgen Öz’ün… İlk defa bir öykü kitabında bu kadar çok cümlenin altını çizdim diyebilirim… Özellikle aşağıda fotoğrafını paylaştığım bir paragraf bizim gibi kitapseverleri ne kadar güzel anlatıyordu… Umarım yazmaya devam eder biz de keyifle Gürgen Öz’ün kitaplarını takip edebiliriz.
 
Altını çizdiklerim;
“İnsan ne düşünürse onu yaşar. Neye inanırsa onu gerçek kılar.” S- 36
“Bizim anneler biraz böyledir bilirsiniz… Oğullarına âşıktırlar, onları küçük paşalar yaparlar ve gelinlerini de kıskanırlar çünkü kimse oğullarını ellerinden alsın istemezler ama bilmezler ki onları böylece zayıflatırlar aslında. Peki neden? Çünkü ne kocadan ne babadan sevgi almazlar da ondan. Bazen şiddet, çoğu zaman yasaklamalar, çoğu zaman geleneklerin baskısı, hor görmeler, insanlar laf etmesin diye erkenden evlendirmeler vb. her şey onları sevgiden mahrum bırakır.” S- 37
“Bir insanı değiştirmeye çalışmak yanlış… O bunu istemediği sürece sen hiçbir şey yapamazsın.” S- 90
“Gerçek bir zafer bir kadının bedenini değil, ruhunu kazanmaktır.” S- 91
“Aynı anda uzlaşıp, aynı şekilde akabildiğin sürece; berabersin. Birbirini özgür bırakabildiğin sürece… Beraber değişebildiğin sürece… Zaman yettiği sürece…” S- 121
Arka Kapaktan;
Nevrotik", Türkiye'deki toplum yapısını, ilişki biçimlerimizin absürd ve çarpık taraflarını ve bunların nedenlerini hınzır bir mizahla deşifre ediyor.
İnsan ruhu, özgürlük kavramı, farklı kültürler ve kadın erkek ilişkileri üstüne eğlenceli, hicivsel dört farklı öykü.
Bu kitapta kadın erkek ilişkilerini değişik hikâyeler içinde okurken; toplumsal baskıların insanları nasıl etkilediğini görünce kendinizi gülmekten alamayacak, bazen gerilimli ve dramatik bir kurgu içinde heyecanlı bir serüvenin içine dalacak, bazen de felsefi ve hüzünlü bir şekilde aşkı ve ilişkileri sorgulayacaksınız.
Tamamı psikolojik ağırlıklı kurgulanmış dört öyküden oluşan bu konsept kitapta, Gürgen Öz sizi kendi hayal dünyasına davet ediyor.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Berlinli Apartmanı - Yaprak Öz


Yitik Ülke Yayınları’nın bana gönderdiği ikinci kitaptı bu roman. Gerçeği söylemek gerekirse arka kapağını okuduğumda biraz korktum, çünkü bu tip romanlar okuyan birisi olduğum pek söylenemez J beni bu türle tanıştırdıkları için Sn. Kadir Aydemir ve Yitik Ülke Yayınları’na teşekkür ediyorum.
Cinayet kitapları çevirmenliği yapan Oya’nın abisinin kendisine yeni bir ev almasıyla başlıyor roman. Oya bu evi çok seviyor ve zamanla apartmanında yaşayan diğer insanlarla samimi olmaya başlıyor. İşte asıl hikâye de o zaman başlıyor. Oya’nın en yakın arkadaşı olan Elif’in sevgilisinin öldürülmesiyle başlayan korkutucu olaylar diğer komşu Ahsen Hanım’ın ortadan yok olmasıyla Oya’nın daha çok ilgisini çekmeye başlıyor ve araştırmalarına birisi onu korkutarak engel olmaya çalışıyor. Okurken kendimi o kadar kaptırmışım ki, çalan telefonla yerimden sıçradığım zamanlar oldu.
Romanda bir polisiye/ korku filminde olabilecek unsurlar vardı. Kediler, bebekler, ters yazılmış cin sureleri gibi insanı derinden sarsabilecek ayrıntılar mevcuttu ve inanılmaz akıcı bir romandı. Hem korktum hem de elimden bırakamadım. Ben böyle tarzlara çok alışkın olmadığım halde bu kadar keyifle okuduysam, bu türleri seven kitapseverlerin bayılacağını düşünüyorum.
Kitapta altı çizilecek beylik cümleler yoktu, sade bir dille yazılmıştı. En sevdiğim karakter de Kiki’ydi zannediyorum..
Arka Kapaktan;
Acaba Berlinli Apartmanı sanıldığı kadar huzurlu, sakinleri ise göründüğü kadar masum değil midir? Korkusunu yenip şüphelerine mantıklı bir açıklama getirme çabasına girişen Oya, bir süre sonra kendisini Türk usulü bir Agatha Christie hikâyesinin içinde bulur.

Tayyare - Serdar Çekinmez



Yitik Ülke Yayınları’ndan daha önce İmza:Kızın ve 90'lar kitabını okumuştum ve farkında olmadan diğer kitaplarını da listeme ekler olmuştum. Yayınevinin kurucusu ve yazarlarından birisi olan Kadir Aydemir'in bloggerlara verdiği destek dolayısı ile adresime yolladığı kitaplardan birisiydi Tayyare.  Beni keyifli bir romanla tanıştırdıkları için yayınevine ve Sn.Kadir Aydemir'e teşekkür ederim.
1940’lı yıllarda Chicago’da geçen çok güzel bir gurbet romanıydı Tayyare. Zaman zaman abartılı bir hayal ürünü ve yanlış zamanda yanlış yerde bulunma, yanlış anlaşılmalar komedisiydi. Araçların motor tamiratından çok iyi anlayan Peyami’nin Amerika’da yaşarken işinden kovulması ve elindeki parayı bir dolandırıcıya kaptırmasının ardından memleketine dönebilmek için kendi uçağını yapmaya karar vermesini ve ona yardımcı olan göçmen Kostas’ın hikâyesiydi. Güzelliği ile bu iki adamın aklını başından alan, biraz akıllı, biraz deli Marie Belle’de romana renk katmıştı. Parasızlığın insana neler yaptırabileceği, gurbetçilerin asla yaşadıkları yere tam anlamıyla kabul edilmemelerini ve ezilmelerini anlatan bir romandı. İçinde Fransızca, Rumca birçok şarkıdan da dizeler bulunmaktaydı. Romanın kurgusunu ve kara mizahını çok beğendim.
Altını çizdiklerim;
“Cisim Marie Belle, hareket de sinema, müzikhol olunca, zaman eşittir ışık hızı… Cisim uçak, hareket de tamirat işleri olunca, zaman eşittir su gibi… Cisim işçi bulmanın veznesindeki memur, hareket de sırada törpülenen ömür olunca zaman eşittir kağnı arabası… Einstein bulmayaydı ben bulurdum şu izafiyet teorisini…” S- 92
“Hayat… Binlerce sürpriz var içerisinde. Ve bir şey biri için varsa herkes için de vardır. Zenginlik de öyle, yoksulluk da öyle. Akıl da öyle, aptallık da öyle… Ne varsa insan icadıdır. İnsan… Kendi eder… Kendi bulur… Derdini de… Çaresini de…” S- 96
“ Göreceksin bir gün bütün dünya ekip çalışmasından, ekip ruhundan bahsedecek. Amerika’daki tüm şirketlerin parolası bu olacak. Belki on, belki yirmi yıl sonra ama bir gün mutlaka!” S- 102
Arka Kapaktan;
Dimitri, Kostas, Marie Belle ve Kaptan pilot Peyami: 1930’lu-40’lı yıllar Şikagosu’na damgasını vurmuş bir avuç İstanbullu… Sizleri “Tayyare”lerine bindirip farklılığın zenginlik olduğu evrenlerine uçuracaklar.