öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Çiğdem Külahı - Ahmet Büke


İlk defa Ahmet Büke okudum ve çok sevdim. Bu kitabının içindeki yimi beş adet sizi hiç yormayacak kısacık öyküler bulunmakta. Kitaba adını veren Çiğdem Külahı kelimeleri ise bir öyküsünün içinde geçiyor. Sanırım en sevdiğim de o öykü oldu Ahmet Büke çok yalın bir dil kullanarak, bizden birisi gibi yazmış öykülerini, okurken hiç yabancılık çekmiyor, doğrudan hikâyenin içine giriyorsunuz. Samimi olan her romanı, öyküyü severim. Yazarın diğer kitaplarını da okunacaklar listeme ekledim.

Altını çizdiklerim;

“Çocuklara verilecek en büyük koz gözyaşlarıydı. Onlar ağlayan birinin her zaman daha fazla ağlayabileceğini bilirler. Bu bitmez bir eğlence gibidir.”

“Dünyanın en kötü şeyi böyle bir hayatı yaşamak galiba. Unutup tekrar hatırlamak. Hatırladıklarının yaşadığın zamandan daha önce ya da sonra olması. Bir türlü “şimdiki ana” ait olamamak. Daha doğrusu “yaşanan anı” anlamdıramamak. Ben buna “bir kefesi boş kalmaya mahkûm terazi dengesi” diyorum. Terazi hep dengede ama bir kefesi boş, bomboş hem de. Diğer kefede zaman akıp duruyor. Zamana başka bir ana atladıkça, dengeyi gösteren tırnaklar biraz oynuyor, kalkıp iniyor, sonra karşı karşıya duruyorlar.”

Arka Kapaktan;

"Orada oturmuş her şeyi tersine çevirebilir miyim, diye düşünüyordum. Bu mümkün müydü? Altımda çırpınan suya baktım. Dipteki midyelere, sağa sola kıvrılan yosunların arasında gizlenen küçük balıklara baktım. Çok çaresizdim aslında. Yine de ayıpladım kendimi. İzmir çok büyük geldi bana. Sokaklarında kaybolurum, diye düşündüm. Dizlerim yandı. Eğilip denize dokunayım dedim. Durdum. Bu şehir, parmaklarının ucunda sigara tutan bu sarı duman izi çok korkuttu beni."

Çiğdem Külahı, genç kuşak öykücülerimizin önde gelenlerinden Ahmet Büke'nin 2006 yılında yayımladığı ikinci öykü kitabı. Kitapta yirmi beş kısa öykü yer alıyor. Bu öyküler, su yüzüne çıkmamış ama hep varlığı hissedilmiş acıların, isyanların, çevremizde olup bitenler karşısında duyulan öfkenin izini taşıyor. Ahmet Büke kendine özgü dili ve duyarlı anlatımıyla okurunu daha ilk sayfalarda kendi ayrıksı dünyasına çekmeyi başarıyor.

18 Haziran 2015 Perşembe

Sayıklamalar - Ferhat Uludere


Bir süredir sınav hazırlıklarımdan dolayı istediğim gibi kitap okuyamıyorum ve blog ile ilgilenemiyorum. Okuduğum kitapların da beni yormayacak incelikte olmasına özen gösteriyorum. Ferhat Uludere’nin daha önce 1001 Fıçı Bira isimli kitabını okumuş ve çok eğlenmiştim. Yitik Ülke Yayınları’ndan ilk kitabının tekrar basıldığını duyduğumda ise tereddüt etmeden aldım. Yaklaşık 5 gün boyunca yanımda gezdirdiğim bu kitabı iki saatte okuyup bitirdim ve inanılmaz beğendim. Sadece doksan sayfa olan bu kitapta altını çizdiğim cümleler ve paragraflar oldu. Daha başındaki önsözü ile beni bağlayan kitabı elimden bırakamadım. En sevdiğim cümleler ise şöyle…

“Zamanı tüketmek zorunda olmak dışında yapabilecek bir şeyim yok. Yine de zamanla işimin daha bitmediğine inanıyorum bir saatimin olmayışı zamanı daha da soyut kılıyor. Soyutlaştıkça, ona karşı savaşım azalıyor”

“Bu hayatta her şeyi bir tören havasına büründürmeli insan, her şey ibadet gibi olmalı. Tanrı dediğiniz, boşluktan oluşan varlığı düşünerek bütün kutsallığı ona ayırdınız. Doğaya ve yaşama sunulması gereken ibadeti ortadan kaldırdınız. Onları, varlıklarının dışına çıkarmaktan korktunuz. Asıl tembel sizlersiniz..”

“Beyin; Tanrı’nın insanı cezalandırmak için yarattığı bir işkence aleti. Beyin olmasaydı, hiçbir şey var olmayacaktı. Işığı bilemeyecektim, arzulamayacaktım onu. Burada olmayı kabullenecektim. Hayvansı bir yaşam yaratabilirdim burada.”

Arka Kapaktan;

Sayıklamalar, Ferhat Uludere'nin ilk kitabı. İnsanı etkileyen hikâyelerin olduğu bir kitap. Yaşamak yıllarla ölçülen bir şey değildir, ama bu öyküler sanki daha çok yaşamış birinin elinden çıkmış izlenimi uyandırıyor. Bu yüzden de hikâyeler yürek burkucu ve etkileyici. Ben şahsen, kimine önceden aşina olduğum halde hepsini okudum, sonra kimine bir kez daha baktım. Sonra da, uzun süre aklıma takıldıklarını fark ettim. Daha doğrusu aklıma takılan tek tek hikâyelerin kendilerinden çok, bir dünyaydı, Ferhat tarafından yaratılmış bir dünya: Çaresiz bir yalnızlık güzellemesi, imkânsız bir ilişkiler bütünü, loş odalar, yağmur, ne yaptığını bildiğini sanan insanlarla kendisine neyin niye yapıldığını anlamayan insanlar. Ve bir tür üçüncü göz sahibi, yaradılış yumağının nedenini ve hikmetini anlamamış (belki de, zahmet etmemiş) bile olsa, nasıl sarıldığını bilen bir insan. Dünyayı bize kendi köşesinden bakarak anlatan, her zaman anlatıcı olmayan bir anlatıcı. Ferhat dünyaya biraz da Borges gibi bakıyor. Gören gözlerin sathi taramasından çok, görmeyen gözlerin deşici eşici bakışıyla…

-Sevin Okyay-

8 Mayıs 2015 Cuma

Kırmızı Defter - Paul Auster


Tesadüflere inanan birisi iseniz bu kitabı mutlaka okumalısınız. Yok canım bu kadar da olamaz dediğiniz, sizi şaşırtacak on üç hikayeden oluşan bu kitap Paul Auster’in kendi hayatında tanık olduğu ve yakınlarından duyduğu tesadüf hikayelerini topladığı bir kitap. Okuması çok keyifli ve akıcı bir dile sahip. Bu kitabı okuduktan sonra belki siz de hayatınızda yaşadığınız tesadüfleri not almayı düşünebilirsiniz, çünkü kitap bende böyle bir etki yarattı.
Arka Kapaktan;
Kırmızı Defter, çağdaş Amerikan edebiyatının en yaratıcı yazarlarından Paul Austerın çok özel dünyasına girmek için belki de ilk adım. Çünkü bu kitaptaki öyküler, onun ya gerçekten yaşadığı ve tanık olduğu ya da başkalarından dinlediği gerçek olaylara dayanıyor. Kendisinden, ailesinden ve yakın arkadaşlarından verdiği örneklerle her birimizin yaşamımızın belli anlarında başına gelebilecek küçüklüğü, büyüklü, tuhaf ve gizemli, gülünç ve trajik olayların, insan denen varlığın önceden bilinmeyen, değişken doğasını nasıl ortaya çıkardığını kanıtlıyor. Romanlarında olduğu gibi, bu kitabındaki öykücüklerinde de Paul Auster, içten ve yalın anlatımıyla rastlantıların insan yaşamındaki öneminin altını çiziyor ve onların hem yazdıklarını, hem özel yaşamını nasıl etkilediğini gösteriyor.

20 Mart 2015 Cuma

Radde - Barış Çağrı Genç, Cemil Kavukçu


Bir yazarın bütün kitaplarını okuduğumda mutlu oluyorum. Bu kitap ta Barış Çağrı Genç yenisini yazana kadar okuduğum son kitap olacak. İki bölümden oluşan bu kitabın içinde birbirinden güzel öyküler bulunmakta. Cemil Kavukçu’nun hikâyeleri ne kadar muhteşemse Barış Çağrı Genç’in kitapta da yazıldığı üzere bu işin başında olduğuna inanmak zor. Ben daha ilk romanı İçindeyim’i okuduğumda yaptığım yorumda ilk romanı olduğuna inanmak zor demiştim. Barış Çağrı Genç kelimeleri özenle seçiyor ve karamsarlığı çok güzel betimliyor. Umarım yazmaya devam eder. Piyasada o kadar özensiz ve ilk akla gelen cümleyi yazarak kitap yayınlayan insanlar varken bizim diğer kitaplara ve yazarlara özlemimiz her geçen gün artıyor.

Arka Kapaktan;

Altın ocakta kal olur... Haddede şekil alır, kıvama gelir. Haddenin en büyük geçkisinden en küçüğüne yaptığı yolculuk bir "Radde"yledir. Her bir raddede metal ısınır, uzar, incelir fakat daha pekişir. Pekiştikçe incelir, inceldikçe pekişir.

Öykü sanatının başka geçkilerinde bulunan iki öykücü Cemil Kavukçu ve Barış Çağrı Genç... Cemil Kavukçu bu yolun uzun yıllardır yolcusu. Barış Çağrı Genç ise daha ilk geçkilerinde.

13 Şubat 2015 Cuma

Korkuyu Beklerken - Oğuz Atay


O kadar iyi ki doğru yorumlayamamaktan korkuyorum. Daha önce Tehlikeli Oyunlar’ı okumuş ve okurken değil ama bitirdikten sonra sevmiştim. Çünkü daha önce Oğuz Atay okumadığım için Onun o özel yazım tekniğine yabancı kalmış, algılayamamıştım. Tehlikeli Oyunlar’ı ara ara alıp tekrar göz gezdiriyorum ve her cümle beni biraz daha kendine bağlıyor.

Korkuyu Beklerken ise daha ilk öyküsünden kendini sevdiren bir öykü kitabı.  İçinde kitaba adını da veren öykü ile birlikte toplam sekiz adet öykü var ve hepsi birbirinden güzel. Oğuz Atay’ın yalnızlığı, korkuyu, titizliği, saplantılı halleri ve özellikle mizahı böylesine ince kullanarak anlatmasına bayılıyorum. En çok beğendiğim öyküler ise Ne Evet Ne Hayır (kahkahalarla okudum) , Korkuyu Beklerken, Beyaz Mantolu Adam ve Babama Mektup oldu. Eğer daha önce Oğuz Atay okumadıysanız akıcı dili dolayısı ile ilk bu kitapla başlamanızı öneririm.

Ubor- Metenga!!

Altını çizdiklerim;

“İnsanın sürekli yaşadığını hissetmesi için, bazı değişmez ölçülere başvurması iyi oluyordu.”

“İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz.”

“Yalnızlığa dayanmanın en önemli şartı, her şeye karşı hazırlıklı bulunmaktır.”

“Çok kazanmak istiyordum; fakat dünyada biliyorsunuz ancak işini bilenler kazanır. Ben de işimi bilmek istiyordum. Bu yüzden çok okuyordum. Birçok şeyi biliyordum. Şimdi bildiklerimi unutmamak için büyük bir savaş veriyorum.”

Arka Kapaktan;

Oğuz Atay'ın hikâyeleri, gündelik hayatı kavrayış derinliği anlatım zenginliği ve okuru alıp götürmedeki enerjileri bakımından romanlarından geri kalmıyor. Kitaba adını veren hikâyenin "korkuyu beklerken" kendini evine hapseden kahramanı, Atay'ın edebiyat güzergâhındaki farklılığının en büyük kanıtlarından. Yazarın bu kitaptaki ilk hikâyeyle var ettiği "Beyaz Mantolu Adam “da öyle...Tavan aralarında saklanan eşyadan, gazetelerin dert köşelerine gönderilen mektuplara kadar “Türkiye’nin ruhu ”nu hep aynı maharetle kavrıyor Oğuz Atay.

23 Ocak 2015 Cuma

Olduğu Kadar Güzeldik - Mahir Ünsal Eriş


Elbette yine Ot Dergi’den takip ettiğim bir yazar Mahir Ünsal Eriş, ve ilk defa bir kitabını okudum. Sanırım diğerleri de en kısa zamanda okunacaklarımın arasında yerlerini aldılar bile.

Birbirinden farklı öyküler var bu kitapta, o kadar naif ve güzel bir dille yazılmıştı ki her öyküye biraz daha hayran kaldım. Özellikle Bandırma ve Erdek enstantaneleriyle daha da keyifli olmuştu. Aile ilişkileri, kardeşlik ve arkadaşlık hakkında gerçekmiş gibi olan öyküler birbirinden güzeldi. Bitmesin istediğiniz kitaplar olur ya işte bu onlardan birisiydi. Her sayfada altı çizilebilecek cümleler vardı. Şimdi diğer kitap olan Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde en kısa zamanda kitaplığıma girmeli.

Altını çizdiklerim;

“Kimseyi istemiyorsun yanında, ama durup durup da yalnızlıktan şikayet edesin geliyor.”

“Ölmek olmasa yaşamak ne güzeldi. Oysa insanlar sırf bir gün öleceklerini bildikleri için bu kadar çok seviyorlardı yaşamayı.”

“Umut çok garip bir şey, insanı olduğundan daha aptal etmeye yetiyor.”

“Günaha elinin ucu bulaştıysa, her an her şeyde yüzüne yüzüne vuruverecekmiş gibi olunurmuş.”

Arka Kapaktan;

Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra.

Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayığında ağ onaran, çapari kösteği hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnaşan kedilere atmak, yakın masalarda konuşulanları dinlemek, birini bekliyormuş gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından. Yine yaz akşamları. Yaralı tekneler, küflü sesler. Erdek'te çay bahçeleri, bıkkın orkestra, tatsız garsonlar. Ezine, Susurluk, Bandırma, burası Ankara, orası Samsun! Yalandan bayılanlar, bilmezden gelinenler, kaybolan dayılar… Uykusunda ağlayan adamlar, pişmanlar, yorgunlar. Para için mırın kırın, laf dokunduran konuşmalar. Nerede bu Türkan Şoray?

 

Mahir Ünsal Eriş, sokaktan gelen gürültüyü, bangır bangır Yıldız Tilbe dinleyen evleri resmediyor. Bi gevezeleşip bi susanları, "iyi olalım be ne olur" diyenleri, helallik isteyenleri anlatıyor. Olduğu Kadar Güzeldik, gazoza doğru çocuklaşan hikâyelerle çağlıyor, zamana dokunuyor. Eriş, hüzünlü mağlupların iyimser yazarı olmaya devam ediyor.

19 Ocak 2015 Pazartesi

Fotoğraflar - Barış Çağrı Genç


Bu sene kitap fuarında yeni kitap sürprizi ile bizi mutlu eden Barış Çağrı Genç ile fuarda hem tanışma hem de kitabını imzalatma şansı yakaladım. Daha önce İçindeyim isimli romanını okumuş ve çok beğenmiştim. Bu sefer öykü kitabı olduğunu gördüğümde birbirinden farklı öyküler okuyacağımı zannetmiştim, ancak bu kitap öyle bir kitap değil. Bütün öyküler birbirinden farklı ama bir anlamda hepsi birbiri ile etkileşim halinde.

Bir filmi, bir o kameradan bir de diğer kameranın açısı ile izlediğinizi düşünün ve bu film Irak’ta geçsin. Yaşananlar hem Amerikan askerleri hem de Irak vatandaşlarının bakış açılarıyla anlatılsın. Nefesimi tutarak, zaman zaman da gözlerim dolarak okuduğum bu kitabı ciddi anlamda tavsiye ediyorum. Özellikle iki öyküsü beni derinden etkiledi, birisi Grilenirken Ufuk diğeri de Anneler Tanır Oğullarını. Kendisi ince etkisi ağır kitaplardan birisi Fotoğraflar.

Arka Kapaktan;

Yıllar sonra eski bir fotoğrafı eline aldığında, o haline dönmek isteyeceksin. O karedeki haline… Bu yüzden tüm fotoğraflarda güzel görünmeli insan. Belki komik, belki düşünceli, biraz hüzünlü belki… Ama güzel... Hatta öyle güzel olmalı ki, içinde kendi olmasa da güzelleşmeli tüm fotoğraflar. Çünkü yıllar sonra, eline yalnızca kendi fotoğraflarını almıyor insan... Barış Çağrı Genç, yeni öykü kitabıyla sizi yıllar sonra elinize alacağınız başkalarının fotoğraflarına bakmaya davet ediyor.

"Anılar iyidir oğlum, kendilerini ağır ağır temize çekerler. Sanırım bu yüzden çocukluğun geliyor aklıma, bebekliğin, hatta seni ilk kucaklayışım... Henüz gözlerin açılmamıştı ve çok çirkindin. Seni beğenmemiş, ağlamıştım. Doktorun bana nasıl kızdığı dün gibi aklımda. Sonra ne kadar güzelleştin; saçlarının bukleleri, kocaman gözlerin, minik burnun, mahcup mahcup gülümseyen dudakların. Keşke daha çok fotoğraf çekebilseydik diyorum şimdi..."

2 Ekim 2014 Perşembe

Albaya Mektup Yok - Gabriel Garcia Marquez


Yalnızlığın ve beş parasızlığın tanımının en iyi yapıldığı kitaplardan birisi olduğunu düşündüğüm kitap Marquez’in şahane kaleminden olduğu için bu etkiyi yaratıyor. Emekli bir albay, karısı ve bir dövüşlerde üzerinden para kazanmayı planladıkları bir horozu anlatan kitapta çok çarpıcı cümleler bulunmaktaydı. Albay’ın hissettikleri, hastalıkları ve kitabın sonunda yaşamın şifresini bulması bence hayli etkileyiciydi.
Marquez’in sadece yetmiş sayfa ile anlattığı bu öykü diğer kitapları kadar keyifli olmasa da okunmaya değerdi.
Altını çizdiklerim;
“Sansürcülerin basılmasına izin verdiği satırların aralarını okumak zor.” S- 19
“İnsanlık bir bedel ödemeden ilerleyemiyor.” S- 26
“Böyledir işte, insanın nankörlüğü sınır tanımaz.” S- 30
“Umut karın doyurmaz…
Karın doyurmaz ama insanı ayakta tutar” S- 45
“Yoksulluk şekerin en iyi ilacıdır.” S- 54
Arka Kapaktan;
Albaya Mektup Yok, çağımızın en büyük yazarlarından Gabriel García Márquez'in en güzel uzun öykülerinden biri. Ülkesi uğruna savaşarak yaptığı hizmetlerin karşılıksız kaldığını anlayan, emekliye ayrılmış yaşlı bir askerin öyküsü. Bir türlü gelmeyen emekli aylığını her cuma günü karısı ve horozuyla birlikte bekleyen emekli bir albayın komik, ama bir o kadar da trajik hikâyesi. Gabriel García Márquez'in 1982'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülmesinde, hiç kuşkusuz, Albaya Mektup Yok'un da payı var. Büyülü gerçekçilik ustasının anlattığı her sahne, karakterlerin her davranışı, umarsız görünen bir dünyada yaşama sevincinin türküsünü söylüyor, ölüme ve yalnızlığa meydan okuyor. Her cümle, yaşamın uçsuz bucaksız boşluğunun suskunluğunu kırıyor. "İmge, gerçekliğe ulaşmanın aracıdır," diyen Gabriel García Márquez'in buruk bir alaycılık içeren bu öyküsü neredeyse görsel bir edebiyat başyapıtı.

3 Eylül 2014 Çarşamba

Yitikler Denizi - Nehir Yılmaz


Yine Yitik Ülke Yayınları’ndan kitabı çıkan yeni bir yazar ile tanıştım. Nehir Yılmaz’ın başka kitapları da var ancak bu kitabı ismi ile ilgimi çekmişti. Genelde tercihlerimiz romanlardan yana kullansam da ara sıra öykü okumayı da çok seviyorum. Bu kitap ta okurken çok keyif aldığım öykü kitaplarımın arasında girdi. Nehir Yılmaz’ın öykülerini sıradan, küçük hikâyeler olarak değerlendirmemek lazım. Çok edebi ve lirik bir dili var, her öyküye mutlaka küçük bir şiir eklenmiş ve etkisi derinleştirilmiş. Biraz karamsar, biraz iç hesaplaşma gibi… Tahminlerimin ötesinde güzel ve keyifli bir kitap okuduğumu ve birçok şiiri de not defterime kaydettiğimi itiraf etmeliyim.  
Altını çizdiklerim;
“Sinirliydim. Canım kızmak istiyordu. Bir sürü gerçek sebep içinde, hırçınlığpıma yeni, dokunulmamış, işlememiş, sahte sebepler arıyordum ve buluyor, bulabiliyordum işin tuhafı.” S- 66
“Bile bile bilinçli…
İsteye isteye isterik…
Dağıla dağıla salkım saçak…
Beyaz ruhum kirli gölgelerin katili…
Yabancılaştık birbirimize…
Sevmiyoruz birbirimizi…” S- 98
 
Arka Kapaktan;
"Oysa büyüdükçe biz, daha da büyüdükçe, gitgide büyüdükçe, izinsiz hayatımıza iliştirilen her şeye isyan etmeyi öğrendik… Ve kendimize… Ve yaşanmışlıklarımıza… Ve dayatmalarla, sorgusuz boyun eğdiğimiz onlara, bugünkü ezikliklerin kaynağı olan kendimize… Geçmişimizi sevmiyorduk artık. Bizim geçmişimizi, kendi geçmişimizi, başkalarının derin ayak izleriyle dolu, sindirilememiş, ağır ve basık, karanlık ve uğultulu, huysuz ve kuruntulu, mutlu biten yalancı masallarla dolu, evet masallarla dolu, suçlu geçmişimizi…"

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Aramızdaki En Kısa Mesafe - Barış Bıçakçı


Daha önce birçok kitabını okudum Barış Bıçakçı’nın ancak sanırım en çok bunu sevdim. Yazar kendi çocukluğunu da katarak çok sade ve naif hikâyeler yazmış. Neresi kurgu neresi gerçek çok kestiremiyorsunuz. En çok “Ailemizin Geçimi” ve kitaba adını veren “Aramızdaki En Kısa Mesafe” hikâyeleri beni etkiledi.  Ancak, kitaptaki 24 hikâyenin hepsi birbirinden güzel diyebilirim. Barış Bıçakçı’nın belli bir okur kitlesi var zaten, daha önce tanışmamış olanlara da şiddetle tavsiyemdir. Bütün kitaplarını bitirmeyi planladığım bu naif, satır aralarını dolduran yazarla mutlaka tanışmalısınız.

Arka Kapaktan;

Asıl öykü ile ilgilenmeyen bir anlatıcı ve yetişkinliğe varmayan bir çocukluğun öyküleri... Aynı soyadının önünde toplanmış beş kişinin belirip kaybolan dünyası... Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi! Daha önce İletişimden Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) ve Veciz Sözler (2002) adlı yapıtları yayımlanan Barış Bıçakçı, bu kitabında çok zor bir işe kalkışıyor: Çocukluğun sihirli dünyasına giriyor. Ve ustalıkla geliyor bu işin üstesinden. Çocukluk halini, çocuk duyarlılığını has edebiyatla anlatan ince, kırılgan hikâyeler kuruyor. Yepyeni bir şey bu. Türkçe edebiyatta kimse çocukluğu böyle anlatmamıştı...

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Suçlu Öyküler - Kollektif


 
Okuyan Us yayınevinin bir dizisine başladım. Ünlü yazarların kısa öykülerinden oluşan kitap dizisinde başlangıç kitabı olarak Suçlu Öyküler’i seçtim. Dizinin diğer kitapları da okuma listemde yerini aldı. Diğerlerini de okudukça yorumlayacağım, isimleri ise şu şekilde; Aşık Öyküler, Deli Öyküler, Cinsel Öyküler, Gelecek Öyküler, Absürd Öyküler.

Suçlu Öyküler aşağıda isimlerini yazdığım 13 değerli yazarın bir araya getirilen öykülerinden oluşan bir kitaptı. Ahmet Ümit, Akın Sevinç, Akif Pirinççi, Elif Şafak,  Esmahan Akyol, Giovanni Scognamillo, Hüseyin Peker, Mehmet Ünver, Müge İplikçi, Nalan Barbarosoğlu, Rıza Kıraç, Türkay Demir ve Türker Erşen. Bu kitapta birbirinden suçlu insanlar ve birbirinden masum mağdurlar bulunmaktaydı ancak beni en çok etkileyenler çocuk dili ile anlatılmış ya da geçmişte çeşitli tacizlere maruz kalmış insanların öyküleriydi.
Öykülerin hepsi sizi başka bir yere götürecek olan bu kitabı ciddi anlamda tavsiye ediyorum.

Altını çizdiklerim;

“Çünkü mutluluk ile mutsuzluk arasından sadece sıkıntı vardır.” S- 33

“Oysa insan bir kabahat işlemişse, buna şahit olanlarla aynı yerde barınamaz artık. Göz göze gelemez şahitler ile kabahatliler. Kendileri unutmak istese bile olanları, birbirlerinin gözlerinde tazelenir hafızaları.” S- 77

“Şahitler varsa iş değişir. Çünkü onların her bakışı bir itham, varlıkları unutmaya engeldir.” S- 84

“Çocukluğun arka bahçesi vişne ekşisi tadındadır. Tadına bakanın dişleri kamaşır.” S- 84

“Dikiz aynasından gördüğünüz dünya gibi bir de yüzünüzü görseniz…” S- 142

Arka Kapaktan;

13 yazar en gizemli, bastırılmış arzu ve hazlarını dürtükleyip içlerindeki suç şeytanlarını uyandırdılar. Acaba 13 suçlu öykünün bulunduğu bu kitabın sınırlarıyla daha ne kadar yetinecekler?

Birbirinden "suçlu öyküler" de bu sınırdışı hareketiyle suç tarihindeki yerini usulca alırken, 13 tanık sandalyesi 13 sanık sandalyesiyle yer değiştiriyor.

Gerçek yargı gününe daha çok karanlık ve ıssız gece var.

25 Nisan 2014 Cuma

Baharda Yine Geliriz - Barış Bıçakçı


Bu sene kendime daha çok kitap okumak dışında, bazı yazar hedefleri de koydum. Barış Bıçakçı’da bütün kitaplarını bitirmeyi planladıklarımdan birisi. Normalde roman ağırlıklı okumaları severim, konu bütünlüğü bozulmadan devam etsin isterim ama artık kısa öyküleri de severek okuyorum. Barış Bıçakçı'nın çok naif bir kalemi var. Baharda Yine Geliriz bana, hiç Ankara’da bulunmamama rağmen sanki Ankara havasını, durumunu biliyormuşum, sokaklarını, otobüs duraklarını, insanlarını tanıyormuşum gibi hissettirdi. İçindeki öyküler çok güzeldi ancak ben aradaki “Şehir Rehberi” kısımlarına ayrıca bayıldım. İçi dolu kitap, güzel kitap… Tavsiye ederim...

Altını çizdiklerim;

“Yolculuk… Diyorum.

Mahir başını sallıyor, “ içimizdeki taşlar yerine oturuyor” S-9

“Kendi içini göremeyen orada ne rezil şeyler olduğunu bilmeyen, kendi içinden çıkamaz.” S- 19

“Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. “içinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın.” S- 68

“İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?” S- 68

“Eksilerle artıların birbirini götürmesi gibi kalabalığın da bir matematiği var. Sıradanlık bu olmalı: Bütün karşıtlar birbirini götürüyor. Başka ne söyleyebilirim ki size?” S- 109

 Arka Kapaktan;

"Bu berbat şehirde görüp görebileceğiniz en güzel şeyin terk edilmiş bir fabrikanın kara yıkıntısı olması saçma ya da gülünç mü? Değil! İnsana özgü bir yavaşlığı, sakarlığı hatırlatan tek şey bu yıkıntı çünkü. Şehirde otomobiller, yollar ve binalar, sonunda bütün sıcaklıkların evrenin ölgün sıcaklığıyla aynı olacağı bir geleceğe doğru son hızla gidiyor, uzanıyor, yükseliyor. Ama aralarında banka memuru sevgili dostum Tuğrul'un da bulunduğu sağlığına dikkat etmeyen, fazlasıyla hayalperest bazı insanlar var ki, onlar gece kurdukları saatin sabah çalışmamasını veya en iyisi geriye gitmesini gönülden dileyerek tatlı tatlı esniyorlar."

Şu gürültülü zamanda, gevezelikten ve 'farfara'dan gına getirenlerin sığınacağı bir kuytu köşe, Barış Bıçakçı'nın anlatıları. Minimalizmin duru güzelliği var onun her kitabında.

 Baharda Yine Geliriz'de de, incelikli tablolar çiziyor Barış Bıçakçı. İnsan ilişkilerinden enstantaneler; 'durumlara', duygulara, akıldan esenlere, gönülden geçenlere dair ince fırçalar... Uçucu intibaların izini süren bir görme ve 'bilme' biçimi...

 "İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"

21 Nisan 2014 Pazartesi

Biber Gazı Hikayeleri - Nalan Barbarosoğlu


Biber Gazı Hikâyeleri, edebiyat dünyasında ilk kez seslerini duyuran kişilerin Gezi olaylarında yaşadıkları gerçek ya da kurgu hikâyelerinin toplandığı bir kitap. Dil olarak okunması kolay ama içerik olarak ağır. Yaşananlar hala çok taze iken okuduğum sayfalar beni gerçekten etkiledi. Birçok konuda insanların benimle aynı fikirde olduklarını gördüm. Olayların her kesimden insanın üzerindeki etkisi ve gösterilen tepkiler sadece on iki öyküde o kadar güzel anlatılmış ki...

Özellikle Gezi Kütüphanesi fikrinin öncüsü olan ve oraya kolilerce kitap taşıyan bir yayınevinden bu kitabın yayınlandığını görmek çok güzel.. Tebrikler Yitik Ülke...
 Konu ile ilgili çok fazla yazacak bir şey yok, zaten kitabın arka kapağında tüm bilgiler veriliyor. Umarım ki bir daha böyle olaylar yaşanmaz ve her göz, her vicdan, her yürek bir yangın yeri olmaz…


Arka Kapaktan;

Bu kitaptaki öyküler, biber gazı kullanımına dur diyenlerin sesidir.

Biber gazının adını Türkiye, yıllar önce yirmi cezaevinde eşzamanlı düzenlenen Hayata Dönüş Operasyonuyla duydu. F tipi hapishaneye karşı çıkan siyasi mahkûmların açlık grevi direnişini kırmak için düzenlenen operasyonlarda otuz iki kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı, iyileşemeyecek derecede sakat kaldı. (Bu insanlık dışı uygulamanın sorumluluları hâlâ cezalandırılmadı.)

 

2013 Mayısı sonunda Geziyi ve Geziye çıkan yolları dolduran binlerce kişi ise ilk kez gözleri yaşararak, genzi yanarak bizzat tanıştı biber gazıyla. Kiminin gözü çıktı, kiminin kafatası parçalandı, kimileri de can verdi.

 

19 Haziranda yayımlanan TTB raporuna göre "31 Mayıs 2013ten beri bu gazdan-silahtan- yaralananların sayısı onbinleri aşmıştır. Biber gazı ve diğer kimyasal kapsüllerinin yarattığı göz kayıpları başta olmak üzere yüzlerce kişide ciddi organ hasarları oluşmuştur; onlarca kişi hâlâ bu nedenle yoğun bakımdadır. Doğrudan etkilenmeler sonucu saptanan ölümler bugün itibarıyla 4 olmasına rağmen dolaylı etkilenmeler sonucu oluşan ölümlerin sayısı ise bilinmemektedir."

 

Resmi sayılarla, ilk yirmi gün içinde yüz otuz bin kapsül biber gazı kullanıldı ve Türkiye’nin yıllık biber gazı stoku tükenmiş oldu. Ama tükenmemiş olmalı ki, polis bulduğu her fırsatta biber gazı kullanmayı sürdürüyor.

 

Nalan Barbarosoğlu’nun hazırladığı "Biber Gazı Öyküleri"nde Kâmil Olgun, Ali Tahir Atakan, Canan Kuzuluoğlu, Cem Binbir, Cemal Çalımer, Derya Solmazer, Erdener Ildız, Nurdan Atay, Özden Tan, Özge Akcan Sözeri, Y. Ceyda Tuncer ve Yurdagül Şahin bir araya geldi.