iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iletişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2015 Cuma

Korkuyu Beklerken - Oğuz Atay


O kadar iyi ki doğru yorumlayamamaktan korkuyorum. Daha önce Tehlikeli Oyunlar’ı okumuş ve okurken değil ama bitirdikten sonra sevmiştim. Çünkü daha önce Oğuz Atay okumadığım için Onun o özel yazım tekniğine yabancı kalmış, algılayamamıştım. Tehlikeli Oyunlar’ı ara ara alıp tekrar göz gezdiriyorum ve her cümle beni biraz daha kendine bağlıyor.

Korkuyu Beklerken ise daha ilk öyküsünden kendini sevdiren bir öykü kitabı.  İçinde kitaba adını da veren öykü ile birlikte toplam sekiz adet öykü var ve hepsi birbirinden güzel. Oğuz Atay’ın yalnızlığı, korkuyu, titizliği, saplantılı halleri ve özellikle mizahı böylesine ince kullanarak anlatmasına bayılıyorum. En çok beğendiğim öyküler ise Ne Evet Ne Hayır (kahkahalarla okudum) , Korkuyu Beklerken, Beyaz Mantolu Adam ve Babama Mektup oldu. Eğer daha önce Oğuz Atay okumadıysanız akıcı dili dolayısı ile ilk bu kitapla başlamanızı öneririm.

Ubor- Metenga!!

Altını çizdiklerim;

“İnsanın sürekli yaşadığını hissetmesi için, bazı değişmez ölçülere başvurması iyi oluyordu.”

“İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz.”

“Yalnızlığa dayanmanın en önemli şartı, her şeye karşı hazırlıklı bulunmaktır.”

“Çok kazanmak istiyordum; fakat dünyada biliyorsunuz ancak işini bilenler kazanır. Ben de işimi bilmek istiyordum. Bu yüzden çok okuyordum. Birçok şeyi biliyordum. Şimdi bildiklerimi unutmamak için büyük bir savaş veriyorum.”

Arka Kapaktan;

Oğuz Atay'ın hikâyeleri, gündelik hayatı kavrayış derinliği anlatım zenginliği ve okuru alıp götürmedeki enerjileri bakımından romanlarından geri kalmıyor. Kitaba adını veren hikâyenin "korkuyu beklerken" kendini evine hapseden kahramanı, Atay'ın edebiyat güzergâhındaki farklılığının en büyük kanıtlarından. Yazarın bu kitaptaki ilk hikâyeyle var ettiği "Beyaz Mantolu Adam “da öyle...Tavan aralarında saklanan eşyadan, gazetelerin dert köşelerine gönderilen mektuplara kadar “Türkiye’nin ruhu ”nu hep aynı maharetle kavrıyor Oğuz Atay.

23 Ocak 2015 Cuma

Olduğu Kadar Güzeldik - Mahir Ünsal Eriş


Elbette yine Ot Dergi’den takip ettiğim bir yazar Mahir Ünsal Eriş, ve ilk defa bir kitabını okudum. Sanırım diğerleri de en kısa zamanda okunacaklarımın arasında yerlerini aldılar bile.

Birbirinden farklı öyküler var bu kitapta, o kadar naif ve güzel bir dille yazılmıştı ki her öyküye biraz daha hayran kaldım. Özellikle Bandırma ve Erdek enstantaneleriyle daha da keyifli olmuştu. Aile ilişkileri, kardeşlik ve arkadaşlık hakkında gerçekmiş gibi olan öyküler birbirinden güzeldi. Bitmesin istediğiniz kitaplar olur ya işte bu onlardan birisiydi. Her sayfada altı çizilebilecek cümleler vardı. Şimdi diğer kitap olan Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde en kısa zamanda kitaplığıma girmeli.

Altını çizdiklerim;

“Kimseyi istemiyorsun yanında, ama durup durup da yalnızlıktan şikayet edesin geliyor.”

“Ölmek olmasa yaşamak ne güzeldi. Oysa insanlar sırf bir gün öleceklerini bildikleri için bu kadar çok seviyorlardı yaşamayı.”

“Umut çok garip bir şey, insanı olduğundan daha aptal etmeye yetiyor.”

“Günaha elinin ucu bulaştıysa, her an her şeyde yüzüne yüzüne vuruverecekmiş gibi olunurmuş.”

Arka Kapaktan;

Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra.

Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayığında ağ onaran, çapari kösteği hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnaşan kedilere atmak, yakın masalarda konuşulanları dinlemek, birini bekliyormuş gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından. Yine yaz akşamları. Yaralı tekneler, küflü sesler. Erdek'te çay bahçeleri, bıkkın orkestra, tatsız garsonlar. Ezine, Susurluk, Bandırma, burası Ankara, orası Samsun! Yalandan bayılanlar, bilmezden gelinenler, kaybolan dayılar… Uykusunda ağlayan adamlar, pişmanlar, yorgunlar. Para için mırın kırın, laf dokunduran konuşmalar. Nerede bu Türkan Şoray?

 

Mahir Ünsal Eriş, sokaktan gelen gürültüyü, bangır bangır Yıldız Tilbe dinleyen evleri resmediyor. Bi gevezeleşip bi susanları, "iyi olalım be ne olur" diyenleri, helallik isteyenleri anlatıyor. Olduğu Kadar Güzeldik, gazoza doğru çocuklaşan hikâyelerle çağlıyor, zamana dokunuyor. Eriş, hüzünlü mağlupların iyimser yazarı olmaya devam ediyor.

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Aramızdaki En Kısa Mesafe - Barış Bıçakçı


Daha önce birçok kitabını okudum Barış Bıçakçı’nın ancak sanırım en çok bunu sevdim. Yazar kendi çocukluğunu da katarak çok sade ve naif hikâyeler yazmış. Neresi kurgu neresi gerçek çok kestiremiyorsunuz. En çok “Ailemizin Geçimi” ve kitaba adını veren “Aramızdaki En Kısa Mesafe” hikâyeleri beni etkiledi.  Ancak, kitaptaki 24 hikâyenin hepsi birbirinden güzel diyebilirim. Barış Bıçakçı’nın belli bir okur kitlesi var zaten, daha önce tanışmamış olanlara da şiddetle tavsiyemdir. Bütün kitaplarını bitirmeyi planladığım bu naif, satır aralarını dolduran yazarla mutlaka tanışmalısınız.

Arka Kapaktan;

Asıl öykü ile ilgilenmeyen bir anlatıcı ve yetişkinliğe varmayan bir çocukluğun öyküleri... Aynı soyadının önünde toplanmış beş kişinin belirip kaybolan dünyası... Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi! Daha önce İletişimden Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) ve Veciz Sözler (2002) adlı yapıtları yayımlanan Barış Bıçakçı, bu kitabında çok zor bir işe kalkışıyor: Çocukluğun sihirli dünyasına giriyor. Ve ustalıkla geliyor bu işin üstesinden. Çocukluk halini, çocuk duyarlılığını has edebiyatla anlatan ince, kırılgan hikâyeler kuruyor. Yepyeni bir şey bu. Türkçe edebiyatta kimse çocukluğu böyle anlatmamıştı...

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Deliduman - Emrah Serbes


Ciddi anlamda hayran olup, nerede bir şey yazsa alıp okuduğum yazarlarım var benim. Emrah Serbes de bunlardan birisi. Yeni kitabının çıkacağını öğrendiğimden beri onun hakkında hiçbir şey okumadım, kitabın çıkış tarihini bilmek bana yetti.  Kitap kardeşliği ile Temmuz ayında okuyacağımız kitabı seçmeye sıra geldiğinde ise ilk aklıma gelen kitap bu oldu, neyse ki bu sefer diğer kardeşlerim de benimle aynı fikirdeydi.  Kitabı okudum, bir sürü cümlenin altını çizdim ve elbette ki yine bayıldım. Kız kardeşini meşhur etmeye çalışan kafası karışık bir 17’lik gencin ağzından yazılan bu kitabın kurgusunu da, içindeki benzetmeleri de çok beğendim ve satır aralarındaki mesajları gülümseyerek okudum.

Gezi Parkı olaylarını da konunun içine katmasından dolayı eleştiri alan bu romanın aslında belli bir kitleye değil, bütün partilere, siyasete, sivil toplum kuruluşlarına ve özellikle kapitalizme karşı bir eleştiri olduğunu düşünüyorum. Yine de eleştirebilmek için önce okumak gerekiyor.

Altını çizdiklerim;

“Genellikle kötücül insanlar başkalarının yaptığı kötülüğün hemen farkına varırlar. Ellerine fırsat geçmediği için kötülük yapamadıklarından, başkalarının yaptığı kötülükleri en ağır şekilde yargılayanlar da onlar olur.” S- 76

“Acı dolu bir dünyada yaşıyorduk ve bu acıların çoğunun mantıklı bir açıklaması yoktu.” S- 99

“Özgürlüğü hep insanın canının istediğini yapması zannediyoruz, oysa özgürlük her şeyden evvel bir histir. Eylemden önce o his gelir. İnsana bir şey yaptıran yahut yaptırmayan şey o histir.” S- 117

“İnsan ayrılınca değil, yeniden kavuşma ümitleri tükenince yıkılır.” S- 160

“Ömrümüzü yaptığımız yanlışlardan geri dönmekle harcamıştık ama hayatı hala ilerlenecek bir şey olarak görüyorduk. İnsandık çünkü biz, budalaca zaferlerimiz vardı hiçbir işe yaramayan ve bilgece yenilgilerimiz vardı bizi birbirimize daha sıkı bağlayan, umutsuzca kederle bağlayan bizi birbirimize. Kendi içimizde sessiz ve korkunç mücadeleler vermiştik, kendi iç savaşlarımızın gazisiydik hepimiz, kendimize yenilip kabul etmiştik kendimizi ve kendimize boyun eğmiştik ve şimdi kimseye boyun eğmeyecektik!” S- 343

“İnsan sadece öğrenmek zorunda olduğu şeyleri öğrenir oğlum. Sadece acıyla öğrenilenler unutulmaz. Ve ne vakit çekilirse çekilsin, insanın yüreğinin en derinlerinde hissettiği acı, o saf acı, bir imbikten süzülürcesine gelip insanın içine akan o katıksız acı, tüm zamanların acısıdır.” S- 347

Arka Kapaktan;

On yedi yaşındaki Çağlar İyice konuşuyor. Kız kardeşi Çiğdem'i, onu meşhur etme ümitlerini, belediye başkanı dayısını, yakın arkadaşı Mikrop Cengiz'i, taşra muhabbetlerini, depresyonun eşiğindeki annesini, eski sevgilisini, hiç unutamadığı dedesini, hatırlarken kahrettiği babasını anlatıyor. Deliduman, dermansız ve güdük bir ilçeden haykırmaya başlıyor, İstanbul'a uzanıyor. Çocukluğumuzun, hatıralarımızın ve bütün sokaklarımızın üzerinden dangır dungur geçen imar ve para iştahına lanet! Riyakâr dünyaya, Allahsız sermayeye, martılara, küçük bir kızın kalbini kıranlara isyan ediyor. Barikatların arkasında, soluk soluğa, yapayalnız, erken kaybeden bir delidumanın öfkesini çemkiriyor. Emrah Serbes, zamanın ruhunu, Gezi'nin isyancılarını, hürriyetleri için öksürenleri, yerinde duramayanları, küfredenleri, ağlamayı unutmak için yumruğunu sıkanları resmediyor. Deliduman, büyük zamanın ve her zaman kenarda kalanların romanı.

30 Mayıs 2014 Cuma

Herkes Herkesle Dostmuş Gibi - Barış Bıçakçı

 


Bu sene bütün kitaplarını bitirmeyi hedeflediğim yazarlardan birisi Barış Bıçakçı. Okuduklarımın arasında en çok Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve bu kitabı sevdim. Belli bir konu yok gibi ama genel bir bütünlüğü olan bu kitapta, Ankara’yı çok bilmesem de sanki elime bu kitabı almışım sokakta yürüyorum ve yanımdan gelip geçen herkesin içsesini duyabiliyormuşum gibi hissettim. Okuduğum güzel kitaplardan birisiydi. Kişiler hep bir şekilde birbirlerinin yakınlarından geçiyorlar ve yeni bir hikâyeye başlıyorlar, o bitince birden başka birisi anlatmaya başlıyor. Aslında her paragrafından bir öykü çıkarmış diye düşünüyorum. Özetle çok sevdim…

Altını çizdiklerim;

“Yere çakılana kadar kanatlarımın olduğuna inanacağım” S- 30

“Kucağınızda tutarken çocuklarınızı, kucağınızda tutuyordunuz bütün umutlarınızı.” S- 37

“Hayat ne tuhaf! Bazı çatlakların içine insan davranışları sızıyor ve orada birikiyor. Sonra da kötü kokular yükseliyor hayatın çatlak yerlerinden, zayıf yerlerinden.” S- 47

“Bir halt var sanki geçmişte. Düşünme geçmişi, zaten bunun için kısa geliyor insana ömür, düşündüğü için.” S- 50

“Konuşmak kimi zaman sevişmekten beter eder insanı.” S- 78

Arka Kapaktan;

Tuhaf bir oyun oynuyor sanki insanlar. Birinin öyküsü sürüp giderken, bir hayat devam ederken, yanından geçen, oralarda bir yerde gezen bir başkasına, 'öteki' hayatlara ilişiyor gözümüz, gönlümüz. En derin, en gizli, hem de en sıradan öyküler bunlar. ...

25 Nisan 2014 Cuma

Baharda Yine Geliriz - Barış Bıçakçı


Bu sene kendime daha çok kitap okumak dışında, bazı yazar hedefleri de koydum. Barış Bıçakçı’da bütün kitaplarını bitirmeyi planladıklarımdan birisi. Normalde roman ağırlıklı okumaları severim, konu bütünlüğü bozulmadan devam etsin isterim ama artık kısa öyküleri de severek okuyorum. Barış Bıçakçı'nın çok naif bir kalemi var. Baharda Yine Geliriz bana, hiç Ankara’da bulunmamama rağmen sanki Ankara havasını, durumunu biliyormuşum, sokaklarını, otobüs duraklarını, insanlarını tanıyormuşum gibi hissettirdi. İçindeki öyküler çok güzeldi ancak ben aradaki “Şehir Rehberi” kısımlarına ayrıca bayıldım. İçi dolu kitap, güzel kitap… Tavsiye ederim...

Altını çizdiklerim;

“Yolculuk… Diyorum.

Mahir başını sallıyor, “ içimizdeki taşlar yerine oturuyor” S-9

“Kendi içini göremeyen orada ne rezil şeyler olduğunu bilmeyen, kendi içinden çıkamaz.” S- 19

“Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. “içinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın.” S- 68

“İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?” S- 68

“Eksilerle artıların birbirini götürmesi gibi kalabalığın da bir matematiği var. Sıradanlık bu olmalı: Bütün karşıtlar birbirini götürüyor. Başka ne söyleyebilirim ki size?” S- 109

 Arka Kapaktan;

"Bu berbat şehirde görüp görebileceğiniz en güzel şeyin terk edilmiş bir fabrikanın kara yıkıntısı olması saçma ya da gülünç mü? Değil! İnsana özgü bir yavaşlığı, sakarlığı hatırlatan tek şey bu yıkıntı çünkü. Şehirde otomobiller, yollar ve binalar, sonunda bütün sıcaklıkların evrenin ölgün sıcaklığıyla aynı olacağı bir geleceğe doğru son hızla gidiyor, uzanıyor, yükseliyor. Ama aralarında banka memuru sevgili dostum Tuğrul'un da bulunduğu sağlığına dikkat etmeyen, fazlasıyla hayalperest bazı insanlar var ki, onlar gece kurdukları saatin sabah çalışmamasını veya en iyisi geriye gitmesini gönülden dileyerek tatlı tatlı esniyorlar."

Şu gürültülü zamanda, gevezelikten ve 'farfara'dan gına getirenlerin sığınacağı bir kuytu köşe, Barış Bıçakçı'nın anlatıları. Minimalizmin duru güzelliği var onun her kitabında.

 Baharda Yine Geliriz'de de, incelikli tablolar çiziyor Barış Bıçakçı. İnsan ilişkilerinden enstantaneler; 'durumlara', duygulara, akıldan esenlere, gönülden geçenlere dair ince fırçalar... Uçucu intibaların izini süren bir görme ve 'bilme' biçimi...

 "İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"

14 Nisan 2014 Pazartesi

Bizim Büyük Çaresizliğimiz - Barış Bıçakçı



Sebepsiz bir huzur ve tuhaf bir sıkıntı veriyor bana Barış Bıçakçı okumak. Yazdıkları hep kısa olmasına rağmen, sanki satır aralarında daha çok şey anlatıyor bize. Bu kitap ta öyleydi. Annesi, babası vefat eden, abisi ise Amerika’da okuyan Nihal’in, abisinin çocukluk arkadaşı iki adamın yanında bir yıl süre ile yaşamasını konu ediyordu. Nihal kırılgan bir genç kız ama yanında kaldığı Ender ve Çetin aslında ondan daha kırılgan. İki adamın arkadaşlığı ise çok farklı boyutlarda, birbirlerine bağımlı bir yaşam sürmeye alışmışken hayatlarına giren bu genç ve yaralı kızın etkisiyle onlar da değişiyorlar ve tabi ki ateş ve barut yan yana durmakta zorlanıyor. Akıcı ve bir o kadar da hüzünlü bir roman ve ismi çok güzel… Bizim Büyük Çaresizliğimiz…

Altını çizdiklerim;

“Önce aşk vardır. Hatırlamak da, acı çekmek de, sevgilimize vereceğimiz çiçeğin fotosentezi de ondan sonra başlar.” S- 3

“Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum. Hala öyle!” S- 31

“Aşk eşitler arasında yaşanır.” S- 57

“Kederden kederiyorum.” S- 104

“Kendisi de sayısız insan tarafından anlatılmış sayısız hikâyeden ibaret olan gerçeği kim bilebilir ki?” S- 144

Arka Kapaktan;

Sıkı bir dostluk... Aslında hikâye onların hikâyesi, Ender'in ve Çetin'in... Günün birinde hayatlarına bir genç kız girer. Şimdi düşünme, hatırlama ve kendini didikleme zamanıdır.

"Nihal'e başından beri olduğumuzdan farklı göründük. Böyle gerekmişti. Koruyucu, kollayıcı, soğukkanlı, ne yap­ması gerektiğini bilen, Nihal düzgün yürüsün, üniversiteyi uzatmadan bitirsin, yaşadığı felaketten makul adımlarla uzaklaşsın diye asfalt döşeyen iki orta yaşlı, deneyimli erkek. Biri göbekli, diğeri kel."

Barış Bıçakçı, bu çağa özgü lâf kalabalığından; dil, duygu, düşünce kirliliğinden paçalarına tek damla çamur bulaştır­madan çıkabilen, şaşırtıcı bir içışığı cömertçe yayan bir ya­zar. Nefes alır gibi, su içer gibi yazıyor

3 Nisan 2014 Perşembe

Son Hafriyat - Emrah Serbes



Okuduğum bu roman ile Emrah Serbes’in bütün kitaplarını tamamlamış bulunuyorum. Hikâyem Paramparça ile başlayıp Erken Kaybedenler ile tavan yapan Emrah Serbes keyfim, Son Hafriyat ile son buldu. Behzat Ç. Dizisini düzenli izlemedim, sadece uzaktan takip ettim ama kitabı böyle ise, muhtemelen dizi hakkındaki yorumlar da boşuna değildir. Yine çok keyif alarak okuduğum bir romandı. Behzat Ç. Kızının intiharından sonra susmayı tercih etmiş ve cinayetleri hiç konuşmadan çözmeye çalışıyor, yine o asi tavrından vazgeçmiyordu. Behzat Ç.’nin bu kadar tutulmasında sadece karakterin kendisinin değil, etrafında bulunan karakterlerin de etkisinin çok büyük olduğuna inanmaktayım. Keyifli, akıcı, ince bir ironiye sahip bir cinayet, polisiye kitabıdır, alın okuyun, pişman olmayacaksınız.

Altını çizdiklerim;

“Herkesin bildiği ama konuşulmaması gereken şeyler vardır.” S- 95

“Suskunluk bulaşıcıdır.” S- 100

“Kadınlar öyledir, kendilerini sevmeyen erkeklere “seni seviyorum” dedirtmeye bayılırlar.” S- 112

“Dalga geçen bir adamın söylediklerini ciddiye almak kadar korkunç bir şey yoktur.” S- 200

Arka Kapaktan;

 Behzat Ç., Cinayet Büro Amirliği'nde başkomiser, hayata karşı işlenen suçlar uzmanı...

Başına gelenlerden sonra lanet etmiş, çekip gitmişti aslında. (Dizinin ilk kitabı Her Temas İz Bırakır'ı okuyanlar bilir.) Hayır, hâlâ işinin başında! Ama ağzını bıçak açmıyor. Tek bir laf çıkmıyor ağzından. El işaretleriyle, çehresiyle, suskunluklarla anlatıyor anlatacağını - ve tabii dellenmeleriyle...

Bu bir AnKara polisiyesidir...

Behzat Ç. ve ekibi, kötü bir Renault Toros'la Sakarya Caddesi'nden Ayaş'a kadar altını üstüne getiriyor Ankara'nın.

Sadece cinayetçiler değil, belediyenin envai çeşit birimi de altını üstüne getiriyor Ankara'nın. Her yer hafriyat. Kavşak inşaatıydı, kabloydu, boruydu, tamirattı...

Sadece onlar da değil ama... Kendine 'Red Kit' diyen bir adam da çukurlar kazıp duruyor. Öldürdüklerini tabuta koyup gömüyor o çukurlara - gömüp polise haber veriyor. Çok acayip, çok da zeki bir adam bu, feleğin çemberinden geçmiş, içinde intikam acısı... Belli, polisle bir meselesi var.

Behzat Ç. ve ekibi, Ahlak Bürosu'na bile nasip olup da hâlâ kendilerine verilmeyen bir Megane'ın hayalini kurarak, kötü Renault'yla Ankara'da fink atıp Red Kit'i arıyor.

Bir AnKara polisiyesi...

25 Mart 2014 Salı

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra - Barış Bıçakçı


Barış Bıçakçı’nın okuduğum ikinci romanı… Özellikle ismi çok değişik gelmişti bana. Çok kısa sürede okunan bu kitap sonrasında üzerinde uzun uzun düşündürüyor.

“ve ben bir adım atarak korkuluğa yaklaşacağım, saçlarımı balkondan aşağı sarkıtacağım, kendimi boşluğa bırakacağım. yolda karşıma iyi niyetli biri çıkacak ve soracak olursa, aşağıdaki insanları gösterip, bir süre yere paralel gittikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlattım diyeceğim. öyle olsun.” diyor Başak…

İntiharından önce son söyledikleri… Kitaptaki herkes Başak’ın bir şekilde hayatında bulunan, ucundan kıyısından onu tanıyan insanlar… İnsanlar neden intihar ederler? Geride kalanlar ne hale gelir? Kitapta beni en çok etkileyen Başak ve kardeşi Umut’un sohbetleri oldu, çocuk dünyalarındaki hayalleri ve kendi uydurdukları hikayelere bayıldım..

Altını çizdiklerim;

“Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.” S- 55

“Özlemek duvarları en yüksek, kaçılması en zor hapishaneydi.” S- 58

“Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yanı, iki parçanın da hala canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin, der.”  S- 98

“Her şeyi yerli yerinde, tıkır tıkır işleyen bir hayat kurduğunda, o hayatı yerle bir edecek bir felaket kurgulamak da farz olur. İnsan yarattığını yok edebilmek de ister.” S- 109

“Bir insanı okuduğumu kitaptaki bir kahramana benzettiğimizde bunu o insanı yargılamak için değil, anlamak için yaparız. Çünkü edebiyat da doğa gibi her türlü bilgeliğin kucağı…” S- 116

Arka Kapaktan;

“Bir şey sunulmuştu bana, bir hediye, bir meyve. Ama ben o meyveden tadamadım, gök erik gibi kaldı avcumda dünya. Şimdi ben uykusuzum, yalınayağım, kendimle meşgulüm. Kapımın önünde boş peynir tenekeleri, yağmur suyu biriktiriyorum. Kendi kendime, sanatçı tecrübe edinemeyen insandır, diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır ama şimdi sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü olmadı işte. Nafile.”

Bir intiharın çevresinde, insanlar...

O kızın intiharıyla birbirlerine yaklaşan...

Kendi içlerine ve geçmişe dalan...

Onu kaybetmenin acısıyla başka sevdiklerine eğilen...

Nasıl da mühimdir aşk sakarlıkları, sevgi ihmalleri; nasıl hayat kurtarır eşin-dostun bakım, onarımı...

Barış Bıçakçı’dan, yine usul usul edebiyat.

“Barış Bıçakçı'nın dingin, gösterişsiz, suskusundan güç alan öykülerinin son zamanlarda okuduğum en güzel öyküler arasında olduğunu söyleyebilirim. Ne anlattığı sanki önemli değilmiş, ama anlatım biçimi ve diliyle de sıradanmış gibi görünüyorsa size, okuma alışkanlıklarınızı adam akıllı gözden geçirmeniz gerekir.”

Semih Gümüş

11 Şubat 2014 Salı

Martin Eden - Jack London




Bu sefer #kitapkardesligi için klasiklerden bir kitap seçildi. Okumadıklarımdan olduğu için hemen kitabın siparişini verip Şubat ayını beklemeye başladım.
Jack London’ın 1800’lerde yazdığı kültür, zenginlik, fakirlik, alt sınıf, üst sınıf vs. ayrımlarının günümüzde de hala devam ediyor olmasını görmek beni üzdü aslında. Çünkü hayatta bazı şeyler hiç değişmiyor. Bu arada bu kitabın biraz da Jack London’ın hayatından kesitler içerdiğini söylemeden geçmeyelim.

Martin Eden bir denizci, iri yarı, güçlü ve akıllı bir adam. Fakirlik içinde boğuşuyor, sırf ablasının evindeki odasının kirasını vermek için aylarca gemide çalışıyor. Bir gün bir arkadaşının vasıtası ile zengin ve kültürlü bir ailenin kızı olan Ruth ile tanışıyor ve hayatı değişiyor. Çünkü Ruth çok naif, kültürlü ve zengin… Martin kendisine bir hedef koyuyor ve yazar olmaya karar veriyor. Kitapların arasında kayboluyor. Sayısız öykü ve şiir yazıyor bu arada da kendisini ciddi anlamda eğitiyor ve kültür sahibi oluyor, sırf Ruth’a yaklaşabilmek için, aşkı için. Bir gün her şey istediği gibi oluyor, Martin ünlü bir yazar oluyor ve öyküleri yurt dışında bile satılmaya başlıyor. Fakat Martin yine mutlu olamıyor, çünkü dışarıdan gözünde yücelttiği bu insanların kültürünün aslında yüzeysel olduğunun, onlar için önemli olan şeyin bilgi ve kültür değil sadece itibar olduğunun farkına varıyor. Elindeki her şeyi çevresindekilere bırakarak tekrar denizlere gidiyor. 

Akıcı ve çok keyifli bir roman, kesinlikle tavsiye ederim.

Altını çizdiklerim;

“İkna edici olmayan bir yanılsama, yalandan farksızdır.” S- 213

“Dünyada her şey rayından çıksa, aşk yine emin kalır. Yolda bitkin düşüp tökezlemedikçe, aşk asla yolundan sapmaz.” S- 279

 “Aşk yaşamın en yüce ifade ediliş şekliydi.” S- 328

Arka Kapaktan;

Jacl London yarı-otobiyografik romanı Martin Eden’de yazar olabilmek için hayatını ortaya koyan genç bir gemi işçisinin hikâyesini anlatıyor.

3 Aralık 2013 Salı

Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı



 
Yazarın okuduğum ilk romanı… Kısa cümleler, kısa bölümler… Derin ve ağır anlamlar… Çok beğendim… Yazdığı kitabı editöre teslim eden ve sonrasında bu konu ile ilgili yayınevinden haber bekleyen bir yazarın hikâyesi. Sevdiği kadınla, şair arkadaşları ile birlikte ama hep yalnız… Daha önce Bizim Büyük Çaresizliğimiz ’in filmini izlemiştim, o da böyle sakin ama etkileyici idi. Yazarın dili hareketli değil, kitapta aksiyon yok ama sakin sakin sizi içine alıyor ve elinizden bırakamıyorsunuz… Özellikle editör hanımla konuşmalarına, birçok yazar, şair ve müzisyenden yapılan alıntılara, notlara bayıldım. Aforizmalar ile ilgili söylenenlere ise gerçekten güldüm. Yazarın diğer kitapları da en kısa zamanda okunacaklar listeme girdi.
Altını çizdiklerim…
“Kitaplar bir bakıma başarılmış, tamamlanmış şeylerdir. Oysa hayat başarılamayan ve tamamlanmayan şeylerle doludur.” S- 10
“Dünyamızda alışılmışın dışındaki her şeyin açıklanması gerekir ve bu hiç de masum bir gereklilik değildir.” S- 27
“Çünkü aşk başta anlam olmak üzere pek çok şeyi karşısına alır, huzuru örneğini kararlılığı ve dengeyi. Kendi kendine sözler verirsin. Boşunadır.” S- 28
“Aforizma modern insanın kullandığı ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir. Sonra ağrı yine başlar” J S-39
“Anlam ağırdır… Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.” S- 50
“Kör biri görmeye başlayınca ne olur biliyor musun? Her gördüğüne inanır!” S- 67
“Bir şey hissetmek ama hissetmemeye çalışmak… Başka biri olmaya çalışmak… Her zaman keder verici.” S- 102
“Gençken konuşmak da susmak da ihanetti; gençken insan kolay can alacağını, canının kolay çıkacağını düşünür.” S- 105
“Bunca acıya rağmen hala hayatta olduğumuza göre ya üçkâğıtçıyız ya da umudumuz var. Ben kendimi üçkâğıtçı gibi hissediyorum.” S- 128
Arka Kapaktan;
Aşk üzerine küçük bir roman.
 
Toplu konutta aşk ama...
 
Edebiyat üzerine küçük bir roman.
 
Edebiyatla hayatın birbirine karıştığı ama...
 
Arkadaşlıklar üzerine bir roman.
 
Hepsi üç kişi ama...
 
Barış Bıçakçı’dan yeni bir kitap. Aması yok.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Her Temas Bir İz Bırakır - Emrah Serbes


Tüyap Kitap Fuarı’ndan aldığım kitaplardan birisiydi Behzat Ç. Emrah Serbes’in okuduğum üçüncü kitabıydı. Daha önce de Erken Kaybedenler ve Hikayem Paramparça’yı okumuş ve çok beğenmişti.. Yazar biraz karanlık yazıyor ama içinde inceden mizah da katmayı unutmuyor.
Ben diziyi takip etmediğim için okurken çok keyif aldım diyebilirim. Behzat Ç. Her ne kadar aykırı bir karakter gibi olsa da genel olarak merhametli ve ailesine düşkün, özellikle de yalnızlığının farkında olan bir adam. Yanındaki diğer karakterler de eğlenceli ve değişik insanlardı. Hayalet, Akbaba, Harun ve Eda… Serinin ikinci kitabı Son Hafriyat’da okunacaklarımın arasında..
 
Altını çizdiklerim;
“Zaten insanı en yakınlarının dışında kim anlar! Onlarla sürekli küs kalamazsın, hayatından çıkaramazsın, bunu yapmak için çok gözü kara ve güçlü olmak lazım, belki de bir hayli acımasız; kan çeker nihayetinde.” S- 204
“İnsan babasından nefret etti mi, bütün dünyaya posta atabilir.” S- 215
 
“Çamura ucundan bulaşmak diye bir şey yok, biraz bulaşman yeter, gerisi geliyor kendiliğinden.” S- 271
 
Arka Kapaktan;
 
Kızılay, Sakarya Caddesi, SSK İşhanı, Dil-Tarih, Atakule, öğrenci evleri... ve Emniyet... Cinayet Masası. Behzat Ç., "yeni müktesebata" uyum sağlayamamış, lambur lumbur, "dişli" bir başkomiser. Müzik dinlemez, polis telsizi dinler. Kitap okumaz, gazeteye spor sayfasından başlar. Herhangi bir siyasi görüşü yok. "İçimizden birinin" üçüncü sayfa haberlerine yansımış hali gibi, adı bile tam değil. 1. Amatör'de duran toplara iyi vuran bir stoperken, topçuluğu bırakıp başkalarını tekmelemeye başlamış. Mesela beş lira için kalbinden adam bıçaklayanları, on üç yaşında kızlara tecavüz eden, namus için en yakın akrabalarını vuranları... Kendi adalet anlayışı bakımından sorun yok; "it uğursuz" kimdir, belli gibi görünüyor... Ama acaba öyle mi? Behzat Ç.'yi ve onun adalet duygusunu da rahatsız eden işler olabiliyor bazen hayatta... At izinin it izine karıştığı bir cinayet... Kim, niye öldürsün bu kızı? Hem niye bu şekilde? Siyaset karışmış desek?.. Garip... Öğrenci âlemine, başka âlemlere, ama asıl polis âlemine dikiz atan, entrikası bereketli bir polisiye...
 

10 Ekim 2013 Perşembe

Erken Kaybedenler - Emrah Serbes


Yine bir #afilifilintalar yazarlarından birisini okudum ve bu adamların beni hayal kırıklığına uğratmayacaklarına kesin karar verdim. Erken Kaybedenler kitabını sipariş verdiğimde acıklı, duygusal öyküler okuyacağımı düşünmüştüm… Her ne kadar duygusal öyküler okumuş olsam da aralardaki ironilere gözlerimden yaşlar gelerek güldüğümü ve bu kitabın bitmesini istemediğimi itiraf etmek zorundayım. Yaşları 5 ile ergenlik arası değişen erkek çocuklarının mahalle ortamları, aileleri ve kızlarla olan ilişkilerinin bu kadar yalın ve komik bir dille anlatıldığı başka bir kitap okumadım diyebilirim. Sayın Emrah Serbes’e bir notum var, ne olur bu öykülere devam edin, okumak çok keyifliydi…
Altını çizdiklerim;
“Bir derviş ya da manyakoğlumanyağın teki değilseniz olayları küçültmeden ya da büyütmeden, oldukları gibi kabul ederek yaşayamazsınız.” S- 8
“Bir gün öleceksin ama hayat devam edecek.” S- 65
“Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. yani birini er geç unutmaya mahkûm olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. o kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder." S- 77
“Sonradan görme ne demek?
-Birini görürsün, ertesi gün bir daha görürsen, buna sonradan görme denir.
- Hayır. Bir olay olur, herkes görür, sen geç gelip sonunu görürsen, buna sonradan görme denir” S- 74
“Okudukların yaşadıklarını değiştirir, değiştirmese bile farklı bir gözle görmeni sağlar.” S- 123
Arka Kapaktan;
AnKara polisiyeleriyle tanıdığımız Emrah Serbes, bu defa direksiyonu kırıyor ve edebiyatımızda pek de işlenmemiş bir başka meseleye el atıyor. Erkek çocuklarının enerjik, hüzünlü, alengirli dünyasına giriyoruz..

7 Ekim 2013 Pazartesi

Peri Gazozu- Ercan Kesal


Anadolu’da mecburi hizmetini yapmış bir doktor olan Ercan Kesal’ın ailesini, öğrenciliğini, 80’li yılların siyasi durumlarını ve Anadolu insanının karakteristik özelliklerini de katarak yazdığı bu kitap beni derinden etkiledi diyebilirim. 
İçinde babasız kalmış çocuklar, açlıktan ölenler, cinsel tacize, tecavüze uğrayan genç kadınlar, çocuklar, hastalık ve imkânsızlıkların barındığı bu kitap mutlaka okunmalı. Bir annenin, bir babanın çocuklarının ölüsüne, kemiklerine ulaşma isteği, hasreti, cumartesi annelerini, Madımak Oteli’nde yaşananları ve o dönemdeki siyasi durum gibi bir sürü konuyu ele alan bu kitabı alın, okuyun, okutturun… Neredeyse her cümlenin altını çizebileceğim bu kitabı kaçırmamalı..
Altını çizdiklerim;
 “Vicdanımız kuruyor. Babalarını erken kaybetmiş yetim çocukların masum başlarını koyacakları göğüsler çoktan çöktü, farkında mısınız?” S- 25
“Birbirimizin hayatlarının içindeyiz. İstesek de istemesek de.” S 70
“Birbirimizin hayatlarının içindeyiz. Bundan hiç haberdar olmasak da…” S- 71
“”İnsan olmak” kendi mutlu olduğun şeyleri yanındakilere iletmektir. İnsan, kendinde olmasını istediği herhangi bir şeyi bir başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa “insanım” diyebiliyor.” S- 72
“Kelimelerin ruhu vardır. Kelimeler, sadece harflerin bir araya gelmesiyle oluşan anlamın dışında bir şeydir.” S- 123
“Farkında mısınız, sahip olduklarınızın, başkalarının da işine yarayabileceği bir büyük sofradır yeryüzü?” S- 190
“Sonuna kadar tüketip, bitirmek yerine, ihtiyacımız kadarını alıp, geriye kalanını bizden sonrakilere bırakabileceğimiz bir hayat… Gerçekten, çok mu zor?” S- 191
Arka Kapaktan;
Hayatın en yalın ve en efsunlu meseleleri, ölüm ve yaşam, anne-baba-çocuk arasındaki zor muhabbeti büyümek ve yaşlanmak üzerine… Vefalı bir oğulun gözüyle. Bilhassa ölümün, ölümle baş etmenin olağanüstülüğü ve olağanlığı üzerine… “Alışmaya” direnen bir hekimin gözüyle. 

10 Eylül 2013 Salı

Korkma Ben Varım - Murat Menteş


Daha önce de Ruhi Mücerret ve Dublörün Dilemması’nı okumuş ve bayılmıştım. Murat Menteş’in karakter isimlerini yaratmada ve kurgudaki ustalığını çok seviyorum. Bu sefer ki romanda kahramanımız Hayati Tehlike ve Müntekim Gıcırbey aynı kadına “Şebnem Şibumi”’ye âşık ve ortada bir katliam var.
Gönül İşleri Bakanlığı’nda çalışan ve katliama kurban giden din adamlarının katili de aranıyor bir yandan. Kitap Menteş’in genel tarzı gibi, bölümlerden oluşuyor. Hangi bölümde kimin ağzından hikâyenin anlatıldığını karıştırıyorsunuz çünkü kahramanlar karakter olarak birbirine benziyor, bir zaman sonra konu tek bir ağızdan anlatılıyormuş gibi algılıyorsunuz. Konu karışık gibi görünse de bir zaman sonra hikâyenin içinde akıp gidiyorsunuz.
Özellikle, Alper Canıgüz’ün romanı GizliAjans’a göz kırpması, Afili Filintalar’dan bahsetmesiyle gülümsetti.  
Kitapta beni en çok etkileyen yer Müntekim’in Şebnem’e yazdığı mektuplardır, aşk bu kadar güzel anlatılabilirdi.
“Seni unutma fikri bile, sana kavuşma umuduna bağlanıyor içimde.
senden kaçış varsa bile kurtuluş yok Şebnem.
artık, su olsam sana doğru akarım, uçak olsam sana doğru uçarım, erik olsam sana doğru yuvarlanırım.
bizi ancak aynı banyoda yıkanmak paklar şebnem.
yüreğin derinliklerinden yükselen sesler, kulakta sapıkça bir şey gibi tınlıyor farkındayım.
öpüyorum göz kapaklarını, diz kapaklarını, kalp kapakçıklarını."

Kitapta altı çizilebilecek o kadar çok cümle vardı ki, sadece bir kaçını buraya alıntı yapabiliyorum.

“Aşk insanın sadece psikolojisini ve kimyasını değil; tarihini, müziğini, coğrafyasını, edebiyatını, fiziğini, beslenme çantasının içindekileri, hayat bilgisini de değiştiriyor.” S- 13

“Bir insanın yanında gözyaşı döküyorsanız, ona sözlü ya da yazılı bir açıklamada bulunmanız gerekir.” S- 58

“Güçlülerde içtenlik aramayın.” S- 72

“Edebiyat bilmeyen, soru soramaz, cevap bulamaz, problem çözemez.” S- 94

“Onunla tanışana kadar hayatım, dantelsiz gecelik, sossuz makarna, golsüz maç gibiydi.” S- 205

“Beklemek, romantizmin cenaze törenidir.” S- 268

“Aşık olunca hayatın anlamına yaklaştığımızı zannederek mantığın sınırlarından dışarı çıkarız. Mantıksız kafa, mesnetsiz umutlarla dolup taşar.” S- 277

“Dostluğa rekabet ve imha; aşka kurallar ve prosedürler eşlik ediyor.” S- 299

Murat Menteş’in çok farklı kesimlerden okuyucusu var ve böyle geniş bir okuyucu kitlesine sahip olacak romanlar yazabilmek bence zordur. Okuduğum üçüncü Menteş romanı ve hepsinden de ayrı keyif aldım.